Geçmişimi Kurcalıyorum

Aydın'a ilk geldiğimi günlere dair bir anı silsilesi tarafından pestile çevrildim dear okur...

Sana da anlatayım da sorunlu çocukluk dönemimi gör, gelecekteki/şimdiki çocuğunun böyle olmaması için dua et, zira ben annemin yerinde olsaydım kendimi ya fabrikaya geri yollar ya da toplum düzenini bozduğum gerekçesiyle imha ederdim, o derece sorunluydum...

Öncelikle, kesinlikle fazla duygusal bir çocuktum, yakın bir arkadaşımla oyun oynasak, kaybetsem, o yendiği için çok mutlu diye hoplar zıplardım, parka top oynarken karıncayı ezsem kıyıya bir yere gömer, mezar taşı diye de fallı sakızların jelatinini tepesine dikerdim. Biçilmiş çimlere kıyamazdım, öldüler diye üzülürdüm(şey, galiba bunları hâlâ yapıyorum, aramızda kalsın). Harry Potter ilk çıktığında almıştım, o zamandan vardı içimde bu doğa üstü olay merakı, ve kitabı okurken Lilly ile James'in öldüğünü öğrenince ağlamıştım, utanmıyorum, yine olsa yine ağlarım...
İnanıyorum hâlâ doğaüstü güçlere, ama asayla olanlarına değil, çakralara ve beyin sinyallerine dayananlarına... Telepatide epey takıldım mesela, nadiren bir arkadaşımı yoğun olarak düşünür, özlersem ya beni rüyasında görüyor ya da çağrı/mesaj atıyor. Ama yanlış anlamayın hemen, televizyona karşı düşünüp de 'Lakers yensin!', 'Kobe sayı yapsın!' diye düşününce olmuyor, denemişliğim var.

Çok ukalaydım, hatta şimdikinden de ukala... Sınıfta sağlıklı bir biçimde ders işleyebilmek için mutlaka beni oyalamak lazımdı, çünkü sıkılınca zincirleme olarak herkesi etkiliyordum. Hâlâ yapabiliyorum bunu ama bir öğretmenin bu kadar çırpındığını görmeye dayanamıyorum, sınıftaki sinekleri izliyorum, kitap okuyorum ya da telepati yapmaya çalışıyorum, kapıyı filan açmak için uğraşıyorum :)) Önceden kendi problemlerimi çözer, yanımdakine anlatırdım, sonra da xox filan oynardık... Hele bitişik eğik yazıyla (nam-ı diğer el yazısı) ilk tanıştığımda güzel yazı defterini kapatıp 'Ben bunu yazmam, çok tipsiz!' demiştim... Anasınıfında öğretmenime adıyla hitap ediyordum...

Haftada bir annemi tehditle beni tiyatroya götürmesi için ikna ediyordum, bir ara Rüştü Asyalı ile kanka bile olmuştuk... Hatta Kültür Bakanı beni tiyatroda o kadar yetişkinin içinde dekorlar hakkında yorum yaparken('Eğer Romeo ve Julyet'in orijinalini oynayacaklarsa dekorlar yanlış, ilk sahnede kavga yok!', 'Perdenin rengi solmuş!', 'Aydınlatma sorunlu, sahnedeki ışıklar nasıl acaba?', 'Hayır, hayır, tiyatronun büyüsünü bozarlar, perde arkasını sahneyle ayıran o bölümde titreşim olmaz!') görüp 'Aaa! Küçük kız!' demişti... O gıcık adam kulağına 'Oyun başlamak üzere!' demeseydi ben nacizane fikirlerimi sunacaktım, mesela Julyet'i ben oynayayım, devlet ukalası olayım diye...

Tam bir kırmızı delisiydim... Bilirsiniz, altı sıfırı atmadan önce on milyonlar kırmızıydı ve bir ara en büyük banknot onlardı, enflasyondan önce... Anneannemle yakıt yatırmaya giderdik, mızıldanırdım 'Kırmızı paramızı vermeyelim!' diye... Memur ablalar alışmıştı bana, her gelişimde selam verirlerdi, kırmızı paraları da çaktırmadan alırlardı... Dönüşte de magnum ısmarlardı anneannem bana. Beş tutkum vardı o zamanlar: dondurma, kırmızı, çikolata, basketbol, çizgi film.

Alışverişte kasaya gelince annemin kâbusu olurdum: 'Ödemleme yapmayalım! Burası bizim Hosta'mız, gidin Hosta'mıdan!!!'

Antremanlarda beni kontrol edemeyince (8 yaşındaydım sanırım... 'Ama steps yaptı!', 'Hiii! Centilmenlik dışı fouldür bu!', 'Ampul!', 'Serbest atış!') bir üst yaş grubuna alıp hemen uyum sağlamama şaşırmışlar, hatta daha ilk seferde temel savunma duruşunu doğru yapmama kopmuşlardı...('Bacakları omuz genişliğinde açıyoruz, vücut dik, dizleri kırıyoruz, baldırlarımız yanmaya başlayınca pozisyonumuzu koruyoruz!', deyip çevreyi gezmeye başladılar, herkesi ya dikleştiriyorlar, ya eğiyorlardı, bir rötuş mutlaka vardı, Sinan Koç benim yanıma gelince iptal tabii, ben olayı aşmışım, hem pozisyon doğru, hem de elimde top var, oynuyorum, bacağımın arasından geçiriyorum, haberim yok yanımda koçun olduğundan... -haberim olsa topu atacağım, adam gibi duracağım, hareketsiz kaldığım için elimde o top- Diğer koçlar da yanıma gelmişlerdi, 'Vay be, kitaplık gibi!' deyip bir üst gruba daha almışlardı, grubun en ufağı, en etkilisiydim, komikti... Asterix gibi kıvırcık/kızıl saçlı bir bücür :))) Diğer gruplarla maçımızda karşı takımın antrenörü sulanmıştı bana, 'Bizim takıma alalım mı seni? Transfer ücretimiz iyidir!' deyince 'Sinan Hocayla Ufuk Hoca gelmezse çok beklersiniz!' demiştim... Utanmaz bodur!

Sonra annem TUS'a girmişti, ilk defa Aydın'ı yazmıştı... Sonuçları istediği puanda değilmiş, tam sağ üst köşedeki kırmızı fon üstüne beyaz çarpıyı tıklatıp çıkacakken 'ADÜ'nün 'Adnan'ını görüp ne alaka diye bakınca kazandığını anlamış, evi aramıştı heyecanla:
Anne: Gevezecim, ben ADÜ'yü kazanmışım TUS'ta!
Geveze: Nerede o?
Anne: Aydın'da!
Geveze: Ne oldu demiştin?
Anne: Adnan Menderes Üniversitsi Hastahanesi'ni kazanmışım!
Geveze: Bu iyi bir şey mi?
İlgili alakalı bir evlat örneğiyim, biliyorum dear okur!

Nihayet Aralık gibi Aydın'a gelmiştik... İlk girişte beğenmemiştim burayı:
'Tatil köyü gibi bir yer!'

İlk okulumu görmüş, 'Eee... Sınıfların olduğu bina nerede?' deyip iptal etmiştim dayımı... Eve gelince de en nefret ettiğim renk olan sarıya boyalı odamı görüp duvarları araştırmıştım, odanın devamına açılan bir kapı var mı diye...
Kayıt olmaya gitmiştik annemle, A Blok'taki merdivenler, çıkarken 'Eee... Ana merdivenler nerede? Müdüriyet binası ayrı değil mi? Sınıflar bu kadar mı? Eee, sıralar çok fazla, tek kişi mi oturuluyor bunlara?' demiştim... (Ukala bacaksız!)

Ankara'dayken annem hastalık durumlarında Gazi'ye götürürdü bizi, ADÜ'nün hastahanesini görünce daha sempatik bulmuştum, hatta 'Biz burada oturalım!' bile demiştim!

Mavi önlük giyeceğimi öğrenince çıldırmıştım, eski okulumun formasını giymek için epey direndim ama annem 'Olmaz!' diye resti çekti... Zırıl zırıl ağlamıştım...

Bisiklet sürmek isteyince bisikletimin İzmir'de olduğunu hatırladım, Ankara'da hep yaptığım gibi scooter sürmeye çıktım annemle. Ama burada her yer arnavut kaldırımıo döşeliydi, yarım saat ağlamıştım...

Basketbol kursu bulamamıştım benim yaşımdaki kızlar için, kırk beş dakika ağladım...
Tahtanın boardmarker kullanılan beyazlardan olmadığımı görünce de çok mızırdanmıştım...
Alışveriş merkezi ve resim kursu olmadığını öğrenice bir saat ağladım...
Hele tiyatro olmadığını, en yakın sinemanın çok uzakta olduğunu, fi tarihinden kalma filmleri oynattığını öğrenince yıkıldım, rahat iki saati bulmuştu histeri krizim...

Derken hepsini yavaş yavaş çözdük, önlüğümle imaj çalışması yaptık, bahçede erkeklerle basketbol oynadım, paten kaydım, dershaneye kaydoldum, eve bir sürü film aldık... Sims'i keşfettim, test çözdüm, kitapçı buldum kendime, arkadaşlarımla Ankara'da hiç yapmadığım şeyleri yaptım, parkta kuma bulandım, beden eğitimi dersinde ilk defa dizimi kanattım(Ankara'daki bahçemiz parkemsi bir şey döşeliydi)... İlk defa yemeğimi okulda yedim, öbür kantinimizde olmayan kolanın, gazozun içine düştüm, arka bahçedeki parkımsı yerde bir dolu akrobatik hareket öğrendim, hatta 'kantin sırası' kültürüm değişti, 'Evim-okulum' oynamayı, tebeşirle yazı yazmayı öğrendim. İlk defa ten rengim bu kadar koyulaştı, o Ankara aksanımı kaybettim... (Mesela 'bebe' demiyorum o kadar fazla, o muhteşem telaffuzlarımı kaybettim... Seviyordum ben onları, gerçi şimdi de istesem öyle konuşabiliyorum... İşin garibi, Ankara'da Adana-Ankara karışımın bir aksan kapmıştım, 'Bebelere bak be! Cins gibi oynuyorlar! Ben onların yerinde olacam, onu yapmazdım!', 'Gelecem.', 'Gidecem.' gibi... Güzel ama, Ankaralı akrabalarımızla biraraya gelince öyle konuşuyorum hâlâ, ve çok da seviyorum, herkes cins cins bakmasa burada da konuşurum ama zaten şizofren kokan hareketlerim çok dikkat çekiyor, bir de aksanla meşhur olmayayım!)
Kaybettiklerimin, özlediklerimin yerini Aydın'a has şeylerle doldurdum tek tek... Kışın ortasına gelmemize rağmen kar yağmamıştı, ağlamıştım, ama kazak giymekten nefret ettiğim için ve soğuk maiyetinde bir şey olmadığı için kriz geçirmemiş, hatta mutlu olmuştum... Bahçedeki zeytin ağaçlarına çıkıp erik yedik, incirin elleri yapış yapış yapmadan nasıl yenileceğini öğrendim... Yazlık kıyafet uygulamasıyla tanıştım, tebeşirlerin çok farklı amaçlarla kullanılabileceğini keşfettim. En önemlisi, her yerin ayrı bir güzelliğe sahip olduğunu 'köy' diyerek küçümsediğim Aydın'dan öğrendim, ve öğrenene kadar da bizimkilere çok çektirdim...

Ankara Devlet Tiyatroları'na ve bazı cici amcalara yaptığım baskılar sonucu bir tiyatromuz var artık, bir sürü güzel oyun geliyor Ankara'dan, İzmir'den, İstanbul'dan... Devlet oyunları da, özel oyunlar da... Kimleri görmedim ki sahnede! Sumru Yavrucuk'tan(Yalnız Kadın) tutun, Haldun Dormen'e(Kibarlık Budalası) kadar ünlü isimler Aydın'a da geliyor... Ve benim vırvırımla tamamen alakasız açılan bir Kipa'mız, bir Forum'umuz var... Cinebonus'umuz biraz uzak, ama vizyonu aynen takip ediyoruz... Ceylan'ımız var, bir hafta gecikmeli de olsa yamacımızda, yakınımızda film izliyoruz... Axi Bar'a Pinhani bile geldi... Yeni ve sosyal ağırlıklı bir okulum var... Arada bir eski okulumu özlesem de elimdekinin kıymetini bilmeyi öğrendim...

Gelecek ocakta annem uzman olacak... Kura çekecek, neresi denk gelirse, 'Her yer vatan!' deyip 350-380 gün arasında mecburi hizmet yapacak yeniden... Yeniden diyorum, çünkü üniversiteden sonra Isparta'da yaptı, babamı orada tanıdı hatta... Ama sağlık bakancığımız yeni bir yasa getirdi ki, mecburi hizmeti tekrar yapmadan uzmanlığını ne özel hastahanede, ne de yurt dışında geçerli sayabiliyor... Ve bu mecburi hizmet dönemi benim lise birinci sınıfıma denk düşüyor... Dilerim batıda, deniz kenarında, çok ufak olmayan, neşeli ve tiyatrolu, sinemalı bir yer denk gelir, iyi bir lisede eğitimime başlarım... Olmadı, bir yıl dondururum eğitimimi, anneme destek olurum yaban ellerde... En kötü ihtimal, İzmir'de dayımlarla kalırım, ama tabii son seçeneğimdir bu... Dilerim gerek kalmaz, batıda kalırız... Dilerim bir bunalım daha geçirmem... Ve yine dilerim geleceğim geçmişim kadar güzel, ama daha tatlı geçer... Dilerim....

4 yorum:

frambuazlı ruh pastasıyım dedi ki...

ben de dileklerinin gerçekleşmesini diliyorum. kurada bursa çıkarsa, (giremesek de) bak burada da deniz var:))

brokoli dedi ki...

insan büyüdükçe daha bir olgunlaşıyor bunu seninde tatman çok güzel, sen tattıkça buraya da yazacaksın ya, okuması daha bir güzel olacak!

hehe kendime de pay çıkardım hemen...

Dilek Isabelle dedi ki...

bol sanslar. fakat cok kurcalama :p sonra kafan agrir :p

Geveze dedi ki...

tobi; bana uyar :)) go turnuvanız bilem var, daha ne olsun ;))

brokoli; bana katlanıp da o kadar uzun bir yazıyı okuduğun için pay çıkar kendine ;)) hak ediyorsun :)) olgunlaşmak ağır bir olay, ama her şeye rağmen tatmaya değer :))

dilek; ben söz dinlerim, yazdıktan beş dakika sonra unuttum valla :))