trajedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trajedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üstüme Gelmeyin!

 Chabrol'den beri yeminliyim, sevdiğim adamları gömmeyeceğim. Bir daha 'Bir kerecik görseydim, bir anlığına sarılsaydım, en azından nasıl koktuğunu bilseydim.' demeyeceğim. Mümkün değil. Yapmacağım işte. Hayır efendim. Sevdiğim adamlar müziği de bırakmıyorlar, yaşamayı da. Yok öyle bir dünya. Ben hâlâ istesem Salinger'ın omzunda küfredebilirim, Chabrol'ün yemek masasında aforizma kasabilirim. Aksini mümkün kılacak bir şey yaşanmadı bu embesil dünya üzerinde.


Tam da bu yüzden, eğer bir kişi daha gelir de, sadece bir kişi daha, ağzını açıp 'Ray Bradbury...' derse, şimdiye kadar biriktirdiğim olanca öfkemi o haddini bilmezin üstüne boşaltacağım. Öyle canını yakacağım ki, onunla işim bittiğinde saksı bitkisi gibi olacak. Öyle canını yakacağım ki, acı şokundan hafzasını kaybedecek. Öyle canını yakacağım ki, hiç doğmamış olmayı isteyecek.
Tam da bu yüzden, çenenizi kapalı tutun ömründe Montag adını işitmemiş, internetten haber takip ederek entel olduğunu sanan geri zekalılar.
Tam da bu yüzden, çenenizi kapalı tutun felaket tellallığından zevk alan psikopatolojik vakalar.
Tam da bu yüzden, çenenizi kapalı tutun geceleri yastık üstü hayallerine dalan çakma realizm kumkumaları, ellerinizi beynimden çekin.

Tiradım bitti, dağılırsanız gözüme kaçan çöpü çıkartacağım da. Sağlıcaklan.

Bir de Sen Vur Mayın Tarlası

Bunun olma olasılığı hakkında konuşmak istemiyorum.. Mutluluğu Microsoft'un software'deki yetkinliğinde arayacak kadar düştüğümde bunu yaşamak.. Ah.. Kime teşekkür edeceğimi bilemiyorum pek tabii.. Gözlerim doldu şu an.. Her şeyden önce bana inanan aileme ve dostlarıma.. Beni bu ödüle layık gördüğü için Akademi'ye.. Nutella desteği için Ferrero Spa'ya.. Hıçk.. Yetenekli ekibime ve yapımcıma.. Ve pek tabii.. Pek tabii.. MUHTEŞEM ŞANSIMA.. Teşekkür ederim.. Çok teşekkür ederim.. Hıçk.. Çok duygusalım şu an.. Daha fazla konuşamayacağım.. Hıçk.. Teşekkürler Akademi..

Matematiğe İnanmıyorum Ama Bir Kazık Var

Yine bir "Geveze'yi Nasıl Hayattan Soğutabiliriz?" temalı projenin analiziyle karşındayım dear okur. Deprem vergisiydi, terördü, haksızlıktı, usulsüzlüktü, duyarsızlıktı, faaliyette aptallıktı zaten nefretle fokur fokur kaynıyorum, bir de bunun üstüne kelimenin tam manasıyla re-za-let bir matematik sınavı geçirdim ve cinayete gerçekten ama gerçekten ÇOK yakınım.


Şimdi iki hafta öncesine gidiyoruz ve benim ağlaya zırlaya matematik çalışmamı acıyan gözlerle seyrediyoruz.. -duman duman duman, sır kapısı ses efekti, dıpı dıpı dıp-

-"Şimdi bütün konuları tekrar ediyorum. Yapıyorum bunu. Paralel evrende Teoman'la İzlanda sokaklarını keşfettiğimi ya da Salinger'la Amerika'ya küfrettiğimi hayal etmiyorum. Brecht'le röportaj yaptığımı de pek tabii ki hayal etmiyorum. Ya da Offret'in setinde olduğumu.. HAYAL ETMİYORUM!!!!1! Matematik çalışıyorum, evet. Teoman yok, İzlanda yok, sinema yok, müzik yok, kitap yok, tiyatro yok. Matematik var. Ühüvaaaaa... Ühü. Hüüü.. Poli.. Polinom.. Hüüü..."

Çalışıyorum. Ciddi ciddi elimde kitap ve defter, çalışıyorum. Hatta bir ara matematiğin belki de o kadar da gereksiz olmayabileceğini düşünüyorum ama çabuk kendime geliyorum.

-şimdi kafanızda the final countdown çalarsa.. buradan.. yutup açamıyorsanız da buradan.. bi zahmet.. çünkü ambiyans filan.. malum.. önemli şeyler.-
Ertesi gün, daha ertesi gün, daha da ertesi gün.. Günlerce çalışıyorum. Azimle çalışıyorum. Ezberlemediğim formül, çözmediğim örnek soru kalmıyor. Her tarafım post-itlere karalanmış notlarla dolu. Sağda solda yığın yığın karalama kağıdı var. Burnum kalemden siyah olmuş ama muhteşem bir gazla çalıştığım için farkında değilim. Kitabı yırtarcasına işlem yapıyorum.

Muhteşem bir hızla işlem yapıyorum. Kalemin sürtünmesinden kağıttan duman çıkmaya başlıyor. Gaza gelip kitabı kalemi elime alıyorum, çalışma masamı devirip sokağa çıkıyorum.

"Oooo, hoooo, its dı faynıl kaaaaaunt daaaaaavn!! Dı faynıl kantaaaaaaaaavn!!!" diye bağırmak suretiyle dağları tepeleri aşıyorum. Yamaçlardan atlıyorum, otobanlara dalıyorum. Bu arada arka planda hafif soluk sayılar işlemler filan akıyor. Yoluma çıkan çöp kovalarını tekmeliyorum, trafikte arabaların üstünden atlıyorum. Hatta bazı trafik levhalarının üzerine polinom yazıyorum. Ağaçları köklüyorum, çevreye dehşet saçan sapık bir vandal oluyorum adeta. Röaaarrr!! Bir iki binanın boyunu kısaltıyorum. Rögar kapalarını söküp frizbi gibi fırlatıyorum. Gözümden şiddet saçılıyor etrafa, huhuv beyyyybi.

Bu gazla Gotham City'ye kadar yardırıyorum. Gökdelenlerin tepesinden atlıyorum ve yere dimdik düşüyorum. Chuck Norris gibi yürüyorum. Dırırırırırırırırırırırırırırıııııııım. Bi ara gitarı elime alıp 0.7 Rotring Tikky'ciğimi pena yapmak suretiyle çalıyorum.
Hobaaa, hey. Gotham City'de yağmur filan yağıyor, gök gürlüyor. Ama bana vız geliyor tabii. Yalnız yağmur da iyi yağıyor hani. Uhuuv, gök yarılmış dostum.

Ara sokaklaara girip çıkıyorum. Birini arıyorum deli gibi. Nerde olabilir? Dırıdıt dıt dım.

Elimdeki matematik kitabıyla Batman'i alaşağı ediyorum. 'Buruscum bebeğim, otur sen soluklan acık şurda.' diyip manik bir kahkaha atıyorum.
Faaaynıııl kaaaaaaaunt daaaaaauun!!! Heleey.
Kaaaaaunt daaaaaun. Ohoooovvv.
Joker ve Vantrilok'u kovalıyorum. Uuu, manyak bir savaş geçiyor aramızda. Ağzına burnuna senin joker gibi var ya ooolm seni.
İçimdeki Jackie Chan açığa çıkıyor. Matematik kitabımdan kopattığım sayfalarla kötü adamları birbirlerine bağlıyorum. POLİNOMUN GÜCÜ ADINAAAAA!! RESPECT!!1!
Su birikintilerine basa basa caddeleri aşıyorum. Şehrin çıkışına gelip
'Gaddım siideee. Nüfus, Rakım, sins bindokuzyüzbilmemney. Hoşçakalın. Yine bekleriz.' tabelasının altında 'Geveze was here.' yazı..

Hoba. Şarkının bitmesiyle kendime geliyorum pek tabii.
Tamam diyorum, matematik benim için bitmiştir. Muhteşemim ben. Harikuleytim ben.


-duman, duman, duman. dıbı dıbı dıp dıııırı dııırı.-
Eveet, şimdi de perşembe gününe gidiyoruz. Elimde kalemimle kendi kendime mırıldanıyorum, keyfim gıcır. Bon Jovi benmişim meğersem! -müzik önemli tabii.. yutup. fi fi fizy.-
"Shot through the heart and you're to blame! Darlin' you give love a bad name! Dıırıııı dırırırım dım hımnım dırım dım dım dırım dım. An angel's smile is what you sell. You promise me heaven, then put me through hell. Chains of love got a hold on me. When passions a prison, you can't break free!!!! Hehey.. Oh, I am a loaded gun, yeaaah. Yeiyeyi yeaa."
Derken kağıtlar dağıtılıyor. İlk soruya bir girişiyorum.. Off. O kadar profesyonelim ki.. Üzerime tek damla kan sıçratmadan, tek bir tıkırtı çıkartmadan işimi bitiyorum, bulduğum sonucun altına iki şirin çizik atıp sonraki soruya geçiyorum.
HIK.
-burada aniden müziği durduruyorsun dear okurum. çot diye.-
Uğraşıyorum, uğraşıyorum ama 10/kök 5 gibi korkunç bir şey buluyorum. WTF?

Üçüncü soruya atlıyorum.
HÖNK.
Dörüdüncü soru.
OBAAAA.
Beş.
ANNEEEEEE!
Altı.
ÜHÜVAAAA.
Yedi..
HIÇK.

Sonraki üç soruya bakamıyorum bile. Hayatımın en rezil matematik sınavını geçirdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Ve en kötüsü de, SAATLERİMİ MATEMATİK ÇALIŞARAK HARCAMIŞ OLMAM! O sürede tam 6 film izleyebilir, kim bilir kaç tane kitap okuyabilirdim.
Ve sınavım bundan daha kötü geçmezdi :/ Geçemezdi yani.

Olaya iyi tarafından bakarsak eğer, sanırım dördüncü soruda çarpanlara ayırmaya yeni bir bakış getirdim. Sonucum doğruysa matematikte devrimsel nitelikte bir hareketin öncüsü olacağım. John Nash gibi meşhur olurum belki, 'Kelime Oyunları' diye biyografik filmimi çekerler filan. -off.. bir anda gelen kötü espri. kendimden utandım. ibret olsun diye de silmiyorum. belki meb feyz alır.- Olamaz mı? 12 saatten fazla matematik çalışıp da zayıf aldıktan sonra her şeye inanabilirm artık. Mesela bana MJ ölmedi desen inanırım. Ya da ne bileyim, 'Arabam yok, unicorn kullanıyorum.' desen 'Vaay, ne renk?' diye sorabilirim. Olabilir yani.

Ve son olarak, öğrenci dostlarım.. O şemsiye açılıyormuş efendim. Tecrübeyle biliyorum, bayağı açılıyormuş yani. Kanmayın bu züğürt tesellisine.

Haydi esen kalın gönül dostları. xo xo

Eski Bir HBÇİKMİ Adayının Hıçkırığı: Bitki Çaylarını Koklayarak Seçmeyin!!1!

Daha önce bahsetmedim sanıyorum ama bitki çaylarıyla aramdaki ilişki neredeyse çikolatayı kıskandıracak seviyede. Yeşil çay hariç içemeyeceğim çay yoktur dünya üzerinde. -yeşil çay ne kadar korkunç bir şey öyle yahu. yani hakikaten fena. aman yarabbiii, ibretlik bir fena.- Öylesine bir çay oburuyum. Kleopatra olsam çay banyosu yapardım, o kadar yani. -bir anda çirkinleştim fekat.-

Sırf bu namım için yeşil çayın bitki çayı sayılmaması adına pek çok eyleme imza attım. -eylem dediğim de bir dizi homurtudan oluşan kuru gürültü.- Sayın çay üreticileri bu malum renkteki içeceği farklı bir klasmana yönlendirselerdi 'Her Bitkinin Çayını İçebilecek Kudretteki Muhteşem İnsan' olacak, üzerinde 'HBÇİKMİ' yazılı çay kupası baskılı t-shirtten oluşan süper kahraman üniforması giyebilecektim. -hemen her cümlede 'çay' demem bir vakit sonra kontrolden çıktı. ama kendimi durduracak değilim.-

Muhteşem olacaktı yahu dear okur, HBÇİKMİ öyle herhangi bir sıfat değil zira. Düşünsene, biçimsiz burunlu bir tip yerine bir süper kahraman sana iki üç paragrafta bir 'dear okur' diyecekti. Huuuhuv. -senin yerinde ben olsam burada çok heyecanlanırdım. evet.-


Ama son birkaç günde yaşadıklarımdan sonra bu ulvi amacımı -dünya barışı değil yahu, HBÇİKMİ olmak- rafa kaldırmak zorunda kaldım. Çünkü.. Çünkü... -hıçkırıyorum burada. flaş tivi'deki seyirci teyzeler gibi gözlerim doluyor. kıpkırmızı burnumu çekiyorum gürültüyle.-
..yeşil çay kendine habis bir ortak bulmuş. Evet, artık içemediğim tamı tamına 2 tane bitki çayı var! -hıçkırık. burun çekme efekti.-

Hiçkimseyi suçlamıyorum aslında, geçen gün marketteki çay reyonunda tazı gibi gezinmeseydim böyle olmayacaktı. Pek kıymetli ıhlamurlarım bittiği ve yeni bir şey denemek istediğim için kokusuna bayıldığım bu kayısı çayını almayacaktım ve midemi harap etmeyecektim. Algım bir parçacık açık olsaydı paketin üzerindeki 'form çayı' ibaresinden etkilenip dehşetle bir adım geriye sıçrar, başka bir şey alırdım. Ama kısfmet işte. Gittim ve kayısılı form çayı aldım. Kokusu hakikaten muhteşem yalnız. Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam. Herneyse, burada bir karalama kampanyasının ortasındayım, iltifata yer yok.

İlk içtiğim günkü korkunç mide ağrısını yediğim 9 un kurabiyesine yordum. Sonraki gün de kurabiyelerin lanetinin peşimi bırakmadığını düşündüm. Daha sonraki gün içimde ufak bir şüphe uyandı ama bastırmasını bildim. Yüksek miktarda su kaybından başımın döndüğü gün annemin bağırsaklar ve kayısı efektiyle alakalı komplo teorisine kulak asmadım.

Derken gözlerimi odaklayamayıp da kapıyı ıskaladığım ve kasasına omuz attığım gün -sanırım 6. gün filan oluyor.- beynimeki temassızlık sorununu çözdüm ve gerçekleri görmeye başladım. Nnnalet kayısı çayı yüzünden nnnadeta kurumuştum. Bağırsakcağızlarım -bu kelimeye ne yaparsam yapayım sevimli bir hale gelmiyor, gelemiyor.- perperişandı.

Ve kutunun kapağını çarpıp çıktım. Bu ilişki böyle yürümezdi dostum. Sorun bende değil ondaydı. Ben ona güvenmiştim, onu sevmiştim. Ama o beni hasta etmiş, bununla da kalmayıp HBÇİKMİ olma hayallerimi yıkmıştı. O son kupayı içmeyecektim. Bir daha beni aramasındı, karşılaştığımızda yolunu değiştirsindi! Hepsi aynıydı işte, bilmeliydim ona güvenemeyeceğimi! HIÇK!!!

Artık hergün bir şişe Türk Kızılayı Doğal Zengin Mineralli Su a.k.a. Doğal Maden Suyu içiyorum. Kaybettiğim mineralleri kazanmama yardım ediyor olabilir ama kırık kalbim üzerinde hiçbir işe yaramıyor azizim.

Velhasılı kelam, kendine iyi bak dear okur; form çaylarından uzak dur, bitki çayını koklayarak seçme. Ve unutmadan, hastalığım sonucu askıda kalan bayram yazımı bekle ikinoktaüstüstePe.

Bu Postta Türkçe Bilmeyen Çevirmenlere ve Arlanmaz Redaktörlere Çemkiriyoruz

Daha önce de zilyar defa bahsettiğim gibi ben bir kitap bağımlısıyım. Yeterli miktarda kitabım ve sıcak çikolatam olsun, bir de fonda Leonard Cohen çalsın, yüzyıllarca yerimden kıpırdamam.

2012'ymiş, Teoman konseriymiş, Fatih Akın'la film çekmekmiş, güzeel bir Zenit'miş, Cannes'da jüri üyeliğiymiş, oeeh.. Hiçbir şey beni yerimden kaldıramaz.


Beceriksiz çevirmenler hariç.
Evet dear okur, Türkçe bilmeyen ama Türkçe'ye çeviri yapma yüzsüzlüğünde bulunan zatlara duyduğum nefretin yanında geometriye duyduğum nefret devede kulak kalır.

Neden mi? Basit.
*Kim Rus Edebiyatı ile kafayı bozmuş birini Anna Karenina'dan soğutabilir? Cevap veriyorum, saçma sapan bir çevirmen!

*Kim Jane Eyre'ın arka kapağına kitabın sonunda Bay Rochester'ın akıl hastası karısının öldüğünü ve Bay Rochester ile Jane Eyre'ın evlendiğini yazarak muhteşem bir epic fail'a imza atar? Cevap veriyorum, tabii ki işini bilmeyen bir çevirmen! -burada ayrıca durumun vahametinin farkına varmayan editörü de fırçalıyorum, oh evet!-

*Kim deyimleri Tarzan Türkçesiyle çevirmek suretiyle okuma keyfinize limon sıkar? Tabii ki çeviri yapmayı bilmeyen bir çevirmen!

*Kim yazarın anlatım dilini beğenmeyip son derece büyük bir pervasızlıkla kitabın bağrına kalem batırır? Cevabı biliyorsunuz, tabii ki amatör bir çevirmen!

*Kim her sözcükten sonra yıldız (*) koymak suretiyle asıl metinden daha uzun ve GEREKSİZ dipnotlar çıkartır? Sıkı durun, söylüyorum: Çevirmen olduğunu sanan bir çevirmen!

*Kim muhteşem çalışma disipliniyle bir okuru bir yayınevinden soğutur? Haydi, hep beraber: İşini bilmeyen bir çe-vir-meen!

Gelelim arlanmaz redaktörlere..
Düşününce, bir redaktörün işi de, bir çevirmenin işi de neredeyse yazarın işinden daha zor, bu sebele işlerini iyi yapan çevirmen ve redaktörlere saygım okyanuslardan daha engin. -bazı beceriksizleri gördükçe mesleğinin hakkını verenlere duyduğum saygının enginliği daha da katlanıyor-

Sayın arlanmaz redaktörler,
Tamam, yüzlerce sayfa kitap okuyup hata aramak zor, ama yanlış yazıldığı bariz belli olan, bağırmakla kalmayıp adeta opera yapan kelimleri görmek de mi gerçekten zor?
Apostrofun kullanım yerlerini hatırlamak, olur olmaz yerlerde ^ işareti kullanmamak da mı zor ha, bu da mı zor?!
Kitabın kapağında Ölü Canalr yazdığını görmemenin açıklaması nedir ha, nediiir?!! -duy sesimi zambak yayınları, elimde belgeler var; jullian assange ile müzakere hâlindeyiz.-
Mesleğine redaktör deyip de ayrı yazılan de ve da'ları, ki'leri bilmemenin açıklaması var mı ha, var mı?!
Arşidük yazmak bu kadar mı zor ha, bu da mı zor?!
BU DA MI GOL DEĞİL HA, BU DA MI!!1!



Büyük bir iç rahatlamasıyla bu postu bitirirken Can Yayınları'na ve sayın Celâl Üster'e ilan-ı aşk eder, -o Celâl Üster ki hem yazarın üslubuna dokunmamış hem de ucuz amerikan filmi izliyormuş hissi yaşatmamış bir çevirmendir, 1984'ün başındaki 'Orwell: Büyük Biraderimiz' ile beni benden alandır, eli sıkılmak istenendir. bu kısa çizgiyi kapatmadan önce şunu da söylemezsem arkamdan ağlar: 'bütün kitaplar eşittir, ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.'- Vedat Günyol'a, Aydın Emeç'e, Ümit Tosun'a, Gürol Koca'ya, Aykut Derman'a, Şadan Karadeniz'e ve adını unuttuğum ama sevdiğim, takip ettiğim diğer çevirmenlere -evet, çevirmen takip ediyorum ben. noolmuş?- selam ederim. Ayrıca onları yukarıda çemkirdiklerimden tenzih ederim.

Dip not olarak çevirmenin adını kitabın kapağına yazan -ve dahi Çevirmen:xxx şeklinde değil de Türkçesi xxx şeklinde yazan- yayınevlerini çok sevidiğimi söylemek istiyorum.

Hazır Credits'e girişmişken, İspanyolca Fiil Çekimleri kitabını hazırlayan İnci Kut ve Güngör Kut'a da teşekkürler. İspanyolca ile kafayı yediğim şu günlerde acayip işime yarıyor.

IQ Meselesi

Bu post Geveze'nin EQ ve belki de IQ'su hakkında şüphelerinizde ne kadar haklı olduğunuzun göstergesidir...

Sean: Esas oğlan
Geveze: Esas kız
Elieen: Eski esas kız -bu isme neden kıl olduğumu buldum galiba-

Geveze: Aaa, bu fotoğraftaki kız kim? Az daha boğuyormuş seni sarılırken, ehi ehi...
Sean: O mu, Elieen, eski kız arkadaşım... -korku dolu bakışlar Geveze'ye yollanır-
Geveze: Hani şu hâlâ mesaj atan kız mı? Bi cevap ver ama, güzel kızmış...
Sean: Yok canım, sen daha güzelsin.
Geveze: Merci ama kızın gözleri yeşil, tipik Türk kızı göz rengi değil...
Sean: Olabilir, İngiltere'de kahverengi daha revaçta...
Geveze: Bacakları da uzunmuş, Rusa benziyo di mi Dan?
Dan: Evet ya, Sean, abi bana ayarlasana sen bu kızı, ehi ehi ehi!
Geveze: Ehi ehi ehi...
Sean: Hıh!
Geveze: Valla ama, sarışın.. -tam bu sırada vefakar ve aynı zamanda cefakar bir arkadaş Geveze'nin karnını dirseklemek suretiyle deşer-
Sean: Efendim?
Geveze: Diyodum ki bu kızda kaşar tipi var, E5'e çıksa paraya para demez...
Sean: E5?
Geveze: Hiç, hiç... Ne diyorduk?
Vefakar Cefakar Arkadaş: Diyorduk ki Geveze'nin IQ'su kaç?

Utanmazlar!

Tomb Raider'ı bilmeyeniniz yoktur... Kendileri benim küçüklük idollerim arasında olup Tomb Raider deyince Angelina Jolie, Angelina Jolie deyince de Tomb Raider gelir aklıma, ötesi yoktur...

Peki, Angelina Jolie yaşlı mıdır? 'Hadi ordan!' dediğinizi duyuyorum, ve diyorum ki bunu bir de buradakilere anlatın... Eğer Megan Fox orada oynarsa asla ve asla izlemeyeceğim... İz-le-me-ye-ce-ğim! DVD koleksiyonuma da almayacağım bu filmi, ooh olsun!!!

Daha da Tomb Raider izlemem, bitmiştir benim için!!!

Ayrıca alın bakın, Megan Fox'un elleri güzel değil! Ama Angelina'nın her metrekaresi düzgün :P

Temizlik Çanları

Daha önce anneannemle bahar temizlliği yapmış, bin bir pişman olmuştum... Şimdi de annem temizlik yapıyor.

Az önce gidip bizim zaten bahar temizliği yaptığımızı söyledim ve yedim fırçayı... Meğersem temizlik denen meret öyle mevsimden mevsime yapılmazmış... Yoksa evi pislik götürür, boğazımıza kadar toza batarmışız... Hastalıktan kaykılır, bir daha iyileşemezmişiz...

Daha çok şey söyledi de, bilgisayarın yanına gelene kadar unuttum...

Velhasıl, temizlik tehlikeli, ciddi ve pis bir işmiş...