Vive le Vent, Vive le Vent

Bugün öğretmenlerimden biri eğitilmek, ehlileştirilmek, uyandırılmak için okula gittiğimizi söyledi. İşte o an Holden Caulfield oldum.

Haftada 18 saat bilim dersine karşılık 1 saat sanat dersi görüyoruz, kafamız geometri ve fizik formülleriyle dolu ama analitik düşünmekten bihaberiz, sürekli yarışıyoruz ama bitiş çizgisinin yerini bilmiyoruz, o denli aptalız ki birinci sınıftan beri Türkçe görmemize rağmen daha bağlaç olan -de'yi hâl eki olan -de'den ayırt edemiyoruz, o denli odunuz ki noktalama işareti olarak küfrediyor ve bunu samimiyet addediyoruz.

İşte bu bizim içsel devrimimiz, eğitimimiz de ehlileşme çabamız da bu kadar. -uyanma konusuna girmeyelim, biz sadece arkadaşız eğer bi'şey olursa ilk size söyleyeceğim, söz.-


Aslında hepimiz kocaman bir fabrikanın tulum giyen işçileriyiz ve bindiğimiz merkepler bizi 'insan olma' yolunda değil 'büyük bacaları kutup ayılarını terleten fabrikaya iş gücü olma' yolunda yürütüyor. Ama çok iyi niyetliyiz, uyanmaya inanıyoruz.
Fabrikanın ehli insana değil ehli hayvana ihtiyacı olduğunu görmüyoruz, üçe kadar sayacağım ve kafamızı kuma gömeceğiz.

Bir vee kii vee üüüç!



_______________________
nöt: fransızca dersinde şarkı öğreniyoruz:
1, 2, 3
voila, mon chat!
4, 5, 6,
il s'apelle pastis! gibi.

başlık da buradan geliyor, zira sabahtan beri
vive le vent, vive le vent
vive le vent d'hiver
qui s'en va sifflant soufflant
dans les grands sapins verts..
oh! vive le temps, vive le temps
vive le temps d'hiver
boule de neige et jour de l'an
et bonne année grand-mére diye diye geziniyorum. hatta şarkının sadece bu kısmını ezberleyebildim. ama çok eğlenceli yahu. burdan dinleyip sen de eğlen benim dear okurum.

Bu Postta Türkçe Bilmeyen Çevirmenlere ve Arlanmaz Redaktörlere Çemkiriyoruz

Daha önce de zilyar defa bahsettiğim gibi ben bir kitap bağımlısıyım. Yeterli miktarda kitabım ve sıcak çikolatam olsun, bir de fonda Leonard Cohen çalsın, yüzyıllarca yerimden kıpırdamam.

2012'ymiş, Teoman konseriymiş, Fatih Akın'la film çekmekmiş, güzeel bir Zenit'miş, Cannes'da jüri üyeliğiymiş, oeeh.. Hiçbir şey beni yerimden kaldıramaz.


Beceriksiz çevirmenler hariç.
Evet dear okur, Türkçe bilmeyen ama Türkçe'ye çeviri yapma yüzsüzlüğünde bulunan zatlara duyduğum nefretin yanında geometriye duyduğum nefret devede kulak kalır.

Neden mi? Basit.
*Kim Rus Edebiyatı ile kafayı bozmuş birini Anna Karenina'dan soğutabilir? Cevap veriyorum, saçma sapan bir çevirmen!

*Kim Jane Eyre'ın arka kapağına kitabın sonunda Bay Rochester'ın akıl hastası karısının öldüğünü ve Bay Rochester ile Jane Eyre'ın evlendiğini yazarak muhteşem bir epic fail'a imza atar? Cevap veriyorum, tabii ki işini bilmeyen bir çevirmen! -burada ayrıca durumun vahametinin farkına varmayan editörü de fırçalıyorum, oh evet!-

*Kim deyimleri Tarzan Türkçesiyle çevirmek suretiyle okuma keyfinize limon sıkar? Tabii ki çeviri yapmayı bilmeyen bir çevirmen!

*Kim yazarın anlatım dilini beğenmeyip son derece büyük bir pervasızlıkla kitabın bağrına kalem batırır? Cevabı biliyorsunuz, tabii ki amatör bir çevirmen!

*Kim her sözcükten sonra yıldız (*) koymak suretiyle asıl metinden daha uzun ve GEREKSİZ dipnotlar çıkartır? Sıkı durun, söylüyorum: Çevirmen olduğunu sanan bir çevirmen!

*Kim muhteşem çalışma disipliniyle bir okuru bir yayınevinden soğutur? Haydi, hep beraber: İşini bilmeyen bir çe-vir-meen!

Gelelim arlanmaz redaktörlere..
Düşününce, bir redaktörün işi de, bir çevirmenin işi de neredeyse yazarın işinden daha zor, bu sebele işlerini iyi yapan çevirmen ve redaktörlere saygım okyanuslardan daha engin. -bazı beceriksizleri gördükçe mesleğinin hakkını verenlere duyduğum saygının enginliği daha da katlanıyor-

Sayın arlanmaz redaktörler,
Tamam, yüzlerce sayfa kitap okuyup hata aramak zor, ama yanlış yazıldığı bariz belli olan, bağırmakla kalmayıp adeta opera yapan kelimleri görmek de mi gerçekten zor?
Apostrofun kullanım yerlerini hatırlamak, olur olmaz yerlerde ^ işareti kullanmamak da mı zor ha, bu da mı zor?!
Kitabın kapağında Ölü Canalr yazdığını görmemenin açıklaması nedir ha, nediiir?!! -duy sesimi zambak yayınları, elimde belgeler var; jullian assange ile müzakere hâlindeyiz.-
Mesleğine redaktör deyip de ayrı yazılan de ve da'ları, ki'leri bilmemenin açıklaması var mı ha, var mı?!
Arşidük yazmak bu kadar mı zor ha, bu da mı zor?!
BU DA MI GOL DEĞİL HA, BU DA MI!!1!



Büyük bir iç rahatlamasıyla bu postu bitirirken Can Yayınları'na ve sayın Celâl Üster'e ilan-ı aşk eder, -o Celâl Üster ki hem yazarın üslubuna dokunmamış hem de ucuz amerikan filmi izliyormuş hissi yaşatmamış bir çevirmendir, 1984'ün başındaki 'Orwell: Büyük Biraderimiz' ile beni benden alandır, eli sıkılmak istenendir. bu kısa çizgiyi kapatmadan önce şunu da söylemezsem arkamdan ağlar: 'bütün kitaplar eşittir, ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.'- Vedat Günyol'a, Aydın Emeç'e, Ümit Tosun'a, Gürol Koca'ya, Aykut Derman'a, Şadan Karadeniz'e ve adını unuttuğum ama sevdiğim, takip ettiğim diğer çevirmenlere -evet, çevirmen takip ediyorum ben. noolmuş?- selam ederim. Ayrıca onları yukarıda çemkirdiklerimden tenzih ederim.

Dip not olarak çevirmenin adını kitabın kapağına yazan -ve dahi Çevirmen:xxx şeklinde değil de Türkçesi xxx şeklinde yazan- yayınevlerini çok sevidiğimi söylemek istiyorum.

Hazır Credits'e girişmişken, İspanyolca Fiil Çekimleri kitabını hazırlayan İnci Kut ve Güngör Kut'a da teşekkürler. İspanyolca ile kafayı yediğim şu günlerde acayip işime yarıyor.

Meğersem Mayozla Bölünüyormuşum

O kadar kaotik bir ortamdayım ki, hiçbir şeye yetişemiyorum.

Geçen gün odamda koskoca okul çantamı kaybettim mesela, kimliğim filan da içindeydi. Geceleri el fenerini tavana doğru tutup S.O.S. veriyorum beni bulsun diye ama hâlâ tık yok.

Tarih yazılısından 97 beklerken 84 aldım, sebebi de soruların cevaplarında verdiğim örnekleri öğretmenin anlatmamış olmasıymış. Halbuki aynı örnekler noktasına virgülüne ders kitabında var ama benim bile kelimelerim tükendi kadın karşısında.

Dil ve Anlatım'da sunum yapacağım, Fransızca'da poster hazırlayacağım, resim için çizim yapacağım, yazılıya kadar hedef kitabı okuyacağım ve tüm bunlar için sadece bir haftam var. Ben de hepsine yetişmek için n sayısından fire verip mayozla bölünmeye karar verdim.

Bir düşünsene dear okur benden 4 tane olduğunu.. Sınıfın her bir köşesinde birer tane Geveze, 3 günde okulun hakkından gelirdik yahu.

Neyse konu bu değil. Sağ kolondaki müzikleri değiştirdim, vatana millete hayırlı olsun. Bi de birkaç gün içinde dayımın çok değişik bi hikâyesini anlatacağım, hatta kalın.

Okura soru: Twitter hesabım olmalı mı? Yorum yaz, haber eyle.

Yeni Başlayanlar İçin Mardin 2 | Bir Nevi Survivor

Bu post, tıpkı buradaki kardeşi gibi bütünüyle tamamıyla absalom'a ithaf edilmiştir, hatta absalom için yazılmıştır. Ama benim en sevdiğim dearest okurum tabii ki göğsünü gere gere okuyabilir.

...
Başlamadan önce söylemeliyim ki bloguma ve dear okurlarıma hasret kalmak evlat acısı yaşamak gibi bir şeymiş.
Unutmadan, öykü gerilim unsurları içermektedir.
...

-mistik bir sesle, sisli bir mekânda okuyunuz.-
Zamanın birinde, adı sanı şu an için bize lazım olmayan bir kahraman uzaak doğudan bir diyara gitmiş. Bu diyarın toprakları çorak, iklimi kurak, akrepleri manyak imiş.
-peki ya kahramanın orada işi neymiş?-
Kahramanımız oraya annesini görmeye ve tatil yapmaya gitmiş. Bütüün gün zorlu görevler peşinde koşuyor, -bakkaldan ekmek almak, sıcaktan buharlaşmamaya çalışmak, evdeki Fanta stoklarını eritmek, belgesel ve film izlemek, Fransızca öğrenmeye hazırlık yapmak -bu da ne demekse-, resim yapmak, yöre halkıyla iletişime geçmek- maceradan maceraya ter döküyormuş.

Haftasonlarından birinde pek muhterem kahraman, annesi ve ananesiyle kahvaltısını yapıyormuş ki, annesi ona çok zorlu bir görev vermiş: Bulaşıkları yıkamak!
Aramızda kalsın ama; sözümona kahramanımız o kadar üşengeç, o kadar tembel, o kadar sakarmış ki bu görevden kaçmak için türlü bahaneler uydurmuş. -'bugün Londra'da yağmur yağacakmış, dizlerim nasıl ağrıyor bir bilsen!', 'sen kilo mu aldın?', 'galiba omzum çıktı.'- Her ne hikmetse anne kişisi hiç itiraz etmeden bu bahaneleri kabul etmiş.

Bunun üzerine kahramanımız; yokluğunda sabahı zor eden, içip içip ağlayan, pillerini çıkartma tehditleri savuran zavallı televizyon kumandasını tüm bu dertlerden kurtarmaya gitmiş. O belgeseller, ithal diziler izleyedursun; annesi bulaşıkları yıkamaya koyulmuş.
Ama o da nesi, sevgili anne lavaboda ''süpürge çöpüne benzer bi'şey'' olarak tanımladığı sarı bir cisim görmüş. İçinde depir depir depinen çılgıaan Orta Asya Türkü'ne hakim olamayarak o sarı cisimciği tutmuş, var gücüyle çekmiş. O çektikçe cisimcik kımıldanıyor, uzadıkça uzuyormuş.

Basireti bağlanan anne, çektiği cisimciğin bir akrep olduğunu epey sonra anlamış. Anladığında da çığlık atarak lavabodan uzaklaşmış. Anane kişisi hemen durumu analiz etmiş, ''Nöölyooğ orda?'' diye koşarak gelen kahramanımızı mutfağın kapısında durdurmuş. Tabii kendisi de mutfaktan çıkmayı ihmal etmemiş.
Olayı anlayan kahramanımız korkudan üç buçuk atadursun, çok zeki olduğu için akrebin üzerine PorÇöz, lavabo-aç veya kaynar su dökünce ölebileceğini o kargaşaya rağmen akıl etmiş. Gerekli işlemler yapılmış, musluktan şelale gibi sular akmış ve akrep Hakk'ın rahmetine kavuşmuş.

Anne ellerini sterilize etmiş, anane lavaboların giderleri için taş, kumaş ve telden özel aygıtlar hazırlamış ve lavabolar kullanılmadıkları zamanlarda giderlerin üzerinde oturmaları için onları tembihlemiş. Bu sırada ne akrebi gören ne de mutfağa giren kahraman, yaklaşık 30 dakika içerisinde 3 tane uçuk çıkartmış. -hayatında ilk defa uçuk sahibesi olmuş, dudakları Angelina Jolie ve Rihanna karışımı ucubik bir forma bürünmüş.-

Ortalık yatışınca cesur kahramanımız internetten akrepler hakkında geniş çaplı bir araştırma yapmış. Maviyi ateş sanıp yaklaşmadıklarını öğrenince oturma odasındaki, mavinin bütün tonlarını ihtiva eden halının üzerinde yaşama kararı almış. Anneyi de kükürt ve Arap sabunu bulması konusunda tembihlemiş.
Akşamüstüne doğru annenin bir arkadaşı gelmiş, lavabonun vidalarını söküp 8 boğumlu ve süpersonik zehirli akrebin cesedini çıkartmış. Bu sırada da 'Hayvanı haşat etmişsiniz doktor hanım.' demeyi unutmamış. -PorÇöz çok süper bişeymiş, o an kahramanımız bunu bir kez daha anlamış.-

Anne bu macerayı hastahanede arkadaşlarına anlatınca isminin başına Survivor cesaret unvanı almış. Ortadoğu ve Balkanların en cesur Kahramanı ise korkudan yaklaşık 200 gr çikolata tüketmiş ve uçuklarıyla dertleşmiş. Anane ise bu sayede alter egosu olan Derya Baykal için bir craft faaliyetinde bulunduğuna seviniyormuş. -yaşasın giderlerdeki taşlar!!-

Başka ve daha az heyecanlı bir Mardin macerası da burada.

**Hâlâ yazılı oluyoruz ve son 2 haftada 3 kilo vermenin kıvancını yaşıyorum. Bipolar davranış bozuluğuna ramak kaldı zira bir insanın geometriden 51, fizikten 95 alması akıl kârı bir olay değil. Ha, bir de hangi akla hizmet 2. yabancı dili Fransızca seçtim bilmiyorum.
**Hikâyedeki 'Kahraman' benim bi arkadaş. Evet.
**Nihayet yeni bir telefonum oldu, artık okuldan filan blog kaydı yapabilirim, heyoo.

Kendine iyi bak dear okur, benim yerime de dinlen, gül, uyu.

Birleştirmemiz Lazım Bunları, Toplayalım Bunları

Bir Geometri zırvalayışı sonrası tutarsız bir ruh haliyle İzmir'den bildiriyorum. Yooooaaargunum.
Hocanın dağıttığı fotokopiyi neredeyse ezberlemem ve sınavda fotokopiyle tamamen alakasız soru tiplerinin çıkması sonucu bir ihtimal 70 alacağım; hocam, sevgiler. Hayatımda hiç bu kadar rüsva bir not almamıştım; ananecim, hürmetler. -fonda da Teoman 'kadıın ağlaar, erkeek bakaar...' diye bağırmaktadır. kendimi kolera günlerinde aşk'taki zavallı florentino ariza gibi hissediyorum şu anda. kandırıldım yahu.-


Yeterince şikayet edip başını şişirdiğime göre dear okur, şimdi geçen hafta sınıfımızda yaşanan bir olayı anlatabilirim. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu olaydan sonra sınıfımız meşhur oldu, olay sonrasında el çabukluğuyla çekilen video da facebook'ta dolaşmakta.

-Hangi sınıftansın?
-9xx. -sırıt.-
-Haa, o sınıf. -şaşır. küçümse ya da daha çok şaşır.-

Olayın kahramanları yazının devamında kendilerine mahlas bulacağım iki arkadaş ve bir masa. Bu arkadaşlardan biri okul ortalamasına göre biraz ufak tefek. -benimle kıyaslayınca değil tabii.- Diğeri de aksine devasa, enine boyuna; bir nev'i bodyguard. Hadi ucuz ironi yapayım, bu arkadaşa Minik diyeyim. Ötekine de sınıfta seslendiğim şekliyle Evkaf Memuru diyeyim. -çok feci ifşa ediyorum kendimi ya, öhm.-

Olay teneffüste geçiyor. Evkaf Memuru arkadaşımız öğretmen masasında kambur kambur oturmakta, sınıftakilerle geyik neyin yapmakta. Neşeli, mutlu filan. Ama o sırada kapıda bir rüzgâr esiyor, bir baykuş ötüyor ve Matrixvari havasıyla Minik içeri giriyor.
-'Aaa, ortam var burdaa!' diyor ve muhabbete dahil olmak amacıyla Memur'un yanına doğru seğirtiyor. Şöyle bi merhabalaşmadan sonra Memur'un hâlihazırda oturduğu öğretmen masasına yaslanıyor ve olaylar gelişiyor:

Önce kulakları sağır eden bir gümbürtü oluyor; etrafı toz duman kaplıyor. Dumanlar dağıldıktan sonra bir de bakıyoruz ki Minik ve Memur diz dize, öğretmen masasının legoyu andırır biçimde yere dağılmış parçaları üzerinde yeni gelin gibi süzünüyorlar. Önce sınıftakiler ve ben boş boş bakıyoruz, sonra manyak gibi gülmeye başlıyoruz. Bu arada da Red Kit hızında kamera çeken -kamera çekmek(f) : görüntü kaydetmek değil, kamerayı ortaya çıkarmak.- arkadaş olayları kaydediyor.

Minik telaşla ayağa kalkıyor, çevreye kızıyor, gülmemelerini söylüyor. Sonda da bağlantı yerlerinden ayrılmış masanın parçalarına bakarak acele ve panikle, bizi sandalyelerden düşmeye, anıra anıra gülmeye gark eden cümleyi kuruyor:
-"Birleştirmemiz lazım bunları, toplayalım bunları!"

Evet, evet; Minik, sadece yaslanarak öğretmen masasını parçalara ayırıyor, Memur'un bileğini incitmesine sebebiyet veriyor ve üstüne üstlük Türkiye güzeli seçilen kütle 27, iq 17 kızları gibi 'inanırsak olur bencağ!' diyor.
Yahu yazarken bile gülüyorum, 'Birleştirmemiz lazım bunları!' nedir? Peligomla yapışabilir mi o parçalar ey Minik?

-burada gözümün önüne Minik'in yerde otururkenki 'ama gururlu, ama mağrur' hali geldi; ara verdim, gittim bi su içtim geldim.-

Sonra ben nefes almak için sınıftan çıktım, zira o kadar gülmüştüm ki fena olmuştum. Geri döndüğümde de parçaları toparlayıp duvara dayamışlar, Geç Dönem Stonehenge'i kurmuşlardı. Ona bakarak da ayrı bi sırıttım.


Şimdi dilerseniz olayları bir de sınıf öğretmenine durumu açıklayan Minik'in ağzından dinleyelim: -trt'deymişsiniz gibi gibi duru bir Türkçe-

-"Yani öğretmenim, ben sınıfa geldiğimde Memur arkadaşımız masanın üzerine oturmuştu, ben de onu uyardım; gel dedim, arkadaşım dedim, oturma oraya dedim. Kaldırmak için Memur arkadaşımı çekerken de masa dağılıverdi."


Bu savunmadan sonra aklıma geçen sene dershanede arka arkaya iki katın merdivenlerinden uçuşum geldi. Ohş, çok komikti. Neyse, konu bu değil tabii ki.
Bir dahaki sefere de size Geveze'nin Top 20 Dallamalıklar Listesi'ne 7 numaradan hızlı bir giriş yapan bir macerayı anlatıciim. Unutmazsam koridorda bir vatandaşı çevirip sorguya çekmek suretiyle nasıl kaçırttığımı da anlatırım :P

Bu arada git gide kendimi ele veriyorum, sınıfta ve çevrede blog kültürüne sahip bir sürü kişi var, bir gün birinin gelip de 'Ahhaan da Gevezee!' demesinden çok korkuyorum.

Yeni Başlayanlar İçin Mardin | Mutfak

İviiiit, bir Mardin postu ile karşındayım dear okur; ama belirtmeliyim ki bu yazı bütünüyle tamamıyla absalom'a ithaf edilmiştir. Huh.

Ayran Çorbası -10 puaaaan-

Muhteviyatı yoğurt, aşurelik buğday ve nohut olan pek sevgili ayran çorbası, sıcaaaaak Mardin günlerinde özlenendir, candır. Yan komşuya göre yapılışı çok kolaydır, öyle kolaydır ki Geveze bile yapabilir.

Nohut ve buğday haşlandıktan sonra yüksek ateşte biraz pişirilir, soğuyunca üzerine tuzlu ayran boca edilirmiş. Arzuya göre üzerine nane serpilebilirmiş. Detaylı tarifi de burdaymış.



*Tadına gelirseek, benim denediklerim hafif ekşiydi; ama güzeldi. İçindeki ayrandan dolayı -aslında laktik asittten dolayı- çok acayip uykumu getirdiğini hatırlıyorum. -belki de laktik asitten değil, hunharca birkaç kâse tüketmemden dolayıdır.-

*Dip not olarak bunun sadece Mardin'de değil, doğudaki pek çok ilde yapıldığını, çorba olarak değil de meze olarak servis edildiğini komşu teyzeden bildirdi Geveze.





Derik Fırın Tava -9 puaaan.-

Bu da Mardin'in Derik ilçesinde pideci gibi, ekmek fırını gibi yerlerde yapılıyormuş. Kendisini iftara gittiğimiz bir yerde yedim. Fotoğrafını çekmeyi de unuttum. -etli yemeklerle aramda büyük bir aşk olduğu söylenemez.-
Pizolalık et, biber, patlıcan, domates, sarımsak ve kuyruk yağı ile yapılıyormuş. -kuyruk yağı, yaa. bak okurcum senin için nelere katlandım ben.-

Nasıl yapıldığına gelirsek, bu malzemeler çömlek gibi çamurdan yapılmış bir tavanın içine dizilip kara fırında ağır ateşte pişiriliyormuş. Püf noktası da tavanın en altına kuyruk yağıyla etlerin dizilmesiymiş. -bunu da iftardaki teyzelerden birinden öğrendim. hişş, aramızda.- Detaylı tarifi de burada.


*Tadı güzeldi, etlerde yağ kalıntısı ya da az pişmiş bir yer yoktu. Kuyruk yağı da çok hissedilir değildi. Ama söylemeliyim ki öyle hafif bir yemek değil.

Mardin'e yolunuz düşerse mutlaka deneyin, kullanılan -ve özel olduğu söylenilen- baharatlarla tadı çok farklı oluyor.



Sembusek -10 puaan ve birincilik teliii-

İşte bu Mardin'de yediğim en güzel şeydi. Nasıl tarif ederim bilmiyorum. Lahmacunun kapalı hali gibi düşünün. Ama hamuru daha lezzetli ve içinde de daha fazla yağ var.

Aynı lahmacun gibi içi hazırlanıp fırınlarda pişirtilebiliyor. Veya Mardin 1. Cadde'deki Kino'da veya Turistik Et Lokantası'nda yenilebiliyor.

*İçine koyulan soğan miktarına dikkat edilmeliymiş, zira az olduğunda lezzetsiz, çok olduğunda ağır olurmuş. -garson abi dediydi.- Ve harcına kesinlikle domates konmazmış.
*Peynirli versiyonu da mevcut ama kıymalı onu döver. Ve bence lahmacundan en büyük farkı, birileri gibi 6 tane arka arkaya yiyebilmeniz ve beklenilenden çok daha az şişkinlik hissetmeniz.

Evde yapmak yerine gidip yerinde yemeniz şiddetle tavsiye edilir ama yine de burada bir tarifi var.


Şıllık Tatlısı -7 puaaan-

Tipik bir şerbetli tatlı. Aslen Antepli ama ben kendisiyle Mardin'de tanıştığım için yazıyorum işte.


*İsmi bir harika, bir şaheser, bir başyapıt. Menüde görünce şaka filan yaptıklarını sanmıştım ama yanılmışım. Hakikaten Şıllık diye bir tatlı varmış. -çok komik ama hayır, ciddiyim sizinle kafa bulmuyorum.-
*Evde yapılmasının pek mümkün olduğunu sanmıyorum zira baklava yufkasına çok benzeyen incecik bir yufkanın sacda pişirilip içine ceviz koyarak sarılması ve üzerine antep fıstığı serpilmesi suretiyle yapılıyor. Biraz yoğun bir tadı var.

Mardin'de Artuklu Sofrası'nda, Urfa'da her yerde yenilebilir.

Tandır Ekmeği -9 puaan-

Bizim apartmanın bahçesindeki tandırın başında bir kalabalık gören ananemin olay mahalline iştirak etmesiyle komşu teyzeler eline bir yığın tandır ekmeği tutuşturunca kendisiyle tanışmış olduk.


Tandırdan yeni çıktığında muhteşem olan güzide tandır ekmeği, ertesi gün ise muhteşem bir biçimde sertleşiyor, kıtır kıtır oluyor. Bu sebeple bence sıcakken güzel.

*Bu arada sadece Mardin'de değil, pek çok doğu ilinde ve dahi Ortadoğu'da yapılıyor. Ben denedim beceremedim, değişik bir teknikle elde açılıyor ve şlap diye tandıra yapıştırılıyor. Bütün bu işlemler esnasında da eller ıslak oluyor.

*Mardin'de fırın ekmeğinden daha popüler. Bu yüzden adım başı tandır görmeniz bir süre sonra sizi şaşırtmıyor.

*Tereyağıyla da muhteşem oluyor.







Bu postta da Mardin mutfağına ana hatlarıyla değindik dear okurcum ve absalomcum. Bu kadar beklettiğim için de 1239846023657829346574358923745 defa özür diliyorum, o kadar çok ödevim vardı ki anlatamam.

Bu arada salı günü Fransızca sınavım, gelecek hafta da matematik, din ve kimya sınavım var. Eğer benden haber alamazsanız Interpol, CIA, FBI, KGB, MİT, 007 James Bond, Sherlock Holmes, Dr. Watson, X-Men Wolverine ve bilumum teşkilatları harekete geçirmekten çekinmeyin. Kendinize iyi bakın, bu zavallı sefil öğrenciye de dua neyin edin.

Au revoir. -geçen postta da au revior yazmışım aceleden, artistliğim Charlie Chaplin'den hallice olmuş. sen de uyarmadın ki dear okurcum.-

Merhabaa!

Merhaba dear okur. Son bir aydır hayli sorumsuzca ortadan kayboluşum hakkında ne desen haklısın, suçluyum ve sorumsuzum.

Ama bi sor, neden yoktun Geveze'm diye. Bi sor lütfen.

Yoktum, çünkü çömezdim. Çünkü okullar yeni açılmıştı, biz de yeni taşınmıştık. İnternetimi bir türlü bağlamadılar. Sonra da ödevler yağmur gibi yağmaya başladı. Şu 3 haftada iki tane performans ödevi yaptım, düşün felaketi.


Bir de, nihayet Fransızca öğreniyorum. Yani Fransızca beni öğreniyor da olabilir. Her tarafım fiil çekimiyle dolu. -dün gece rüyamda Jean Reno'yu gördüm, Léon'daki haliyle. elinde Fransızca kitabıyla peşimden koşuyordu filan.-

Sonuç itibariyle işte geldim burdayıııım. Yakın gelecekte absalom'a ithaf ettiğim Yeni Başlayanlar İçin Mardin postlarımı yayınlayııp, Bornova Anadolu Lisesi izlenimlerimi yazıciim.

Au revoir. -artistliğimi de yaptım, giderim artık.-

Birbiriyle Alakası Olmayan Cümleler Bütünü

*Her tarafta koli, her köşede koli. Aç aç bitmiyor dear okur, nihayetinde kendimi kolileyip koyacağım kapının önüne; o olacak.

*Türkiye'nin şampiyon olmasını isteme sebeplerimin başında Amerikalıları bastırma güdüsü yok efenim. Kesinlikle onlara pis emperyalistler demiyorum. O sizin hüsnükuruntunuz. -kontrol ettim, birleşik yazılıyormuş. (bkz. tdk)-

*An itibariyle Türkiye tam bir rüsva, tam bir komedya. Tarihinde ilk defa finale çıkınca 'Allah Allah!' diye koşacaklar, ciddi ciddi ter dökecekler sanırken 20 sayı farkı gördüm. Hayır Amerika mükemmel bir takım değil, ama niye konuşuyorum ki? -zaten fazla fazla kritiği yapılır bu maçın. kafa ütülemeyeceğim işte. huh.-

*Bu arada Lllamar Odom'a kafa atasım geldi birden. Neden bilmiyorum.

*Okullar hakikaten açılıyor yahu. Merak eden okurlarım, BAL'a İngilizce'den girdim, yabancı dilim Fransızca, seçmeli dersim de resim. Ama niye sordunuz tüm bunları, anlamadım yahu.

*Semih Erden'in dünkü 0.5 bloğu neydi öyle.

*Senaryom var; yapımcım, oyuncum ve teknik ekibim yok. Yolun yarısını geçmişim, değil mi?

*Durduk yere dolgulu dişim çürüyor. Ama kendince bana kıyak geçmiş olacak ki, ağrımıyor. Buradan kendisine selam söylüyorum.

*Sebepsiz bir iç daraltısı yaşıyorum. Zaten yaz başında verdiğim kiloları da bayramda geri aldım.

*Dün bir gafletle Atilla Dorsay'ın köşesini okudum. Ama eğlendim.

*Odamı yerleştirirken dolduruşa gelip poşet poşet çöp çıkarttım. Bu demek oluyor ki bir hafta sonra bizim eve en yakın kırasiye ihya olacak.

*Yalnız var yaa, nereye yerleştiğimi soran okurumun amacını çözdüm. Bulacaksın beni değil mii. Ama imzalı fotoğraf vermiyorum canım ya. -zaten o da imzalı fotoğrafımı istememişti ama olsun.-

*Aslan Asker Şvayk'ı okuyorum ve her nedense Yaroslav Haşek bana çok tanıdık geldi. Sanki kırk yıllık arkadaşımmışcasına bağrıma bastım. -Hindu olsaydım önceki hayatımda aynı gazetede çalışıyorduk derdim.-

*Bu reenkarnasyon çok enteresan bi olay. Ama merak ediyorum, dünyada dolaşan ruhlar sabitse nüfusun tarih boyunca artması sonucu oluşacak karmaşayı nasıl açıklıyorlar? Hayvan nüfusu filan mı düşüyor? -uykum yok benim. bir defa daha okuyunca çok mantıklı bir soru olduğunu göreceksin dear okur.-

Yakında eve internet bağlanır, daha sık yazarım. Kendine iyi bak, yokluğumda beynini ütüleyecek başka birini bulma dear okurcum.

edit: an itibariyle 64-81 yenildik. seyirci de ne coşkuluydu değil mi? maçın başından beri hooop oturdular.