ve geveze dünyayı kurtardı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ve geveze dünyayı kurtardı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üstüme Gelmeyin!

 Chabrol'den beri yeminliyim, sevdiğim adamları gömmeyeceğim. Bir daha 'Bir kerecik görseydim, bir anlığına sarılsaydım, en azından nasıl koktuğunu bilseydim.' demeyeceğim. Mümkün değil. Yapmacağım işte. Hayır efendim. Sevdiğim adamlar müziği de bırakmıyorlar, yaşamayı da. Yok öyle bir dünya. Ben hâlâ istesem Salinger'ın omzunda küfredebilirim, Chabrol'ün yemek masasında aforizma kasabilirim. Aksini mümkün kılacak bir şey yaşanmadı bu embesil dünya üzerinde.


Tam da bu yüzden, eğer bir kişi daha gelir de, sadece bir kişi daha, ağzını açıp 'Ray Bradbury...' derse, şimdiye kadar biriktirdiğim olanca öfkemi o haddini bilmezin üstüne boşaltacağım. Öyle canını yakacağım ki, onunla işim bittiğinde saksı bitkisi gibi olacak. Öyle canını yakacağım ki, acı şokundan hafzasını kaybedecek. Öyle canını yakacağım ki, hiç doğmamış olmayı isteyecek.
Tam da bu yüzden, çenenizi kapalı tutun ömründe Montag adını işitmemiş, internetten haber takip ederek entel olduğunu sanan geri zekalılar.
Tam da bu yüzden, çenenizi kapalı tutun felaket tellallığından zevk alan psikopatolojik vakalar.
Tam da bu yüzden, çenenizi kapalı tutun geceleri yastık üstü hayallerine dalan çakma realizm kumkumaları, ellerinizi beynimden çekin.

Tiradım bitti, dağılırsanız gözüme kaçan çöpü çıkartacağım da. Sağlıcaklan.

İroni Budur Genç Adam

Size bir masal anlatmak isterdim bu konuyla ilgili ama ne ben masal anlatmayı bilirim ne de siz yorganı tepesinden aşırmış minik çocuklarsınız.

inci sözlük nedir ne değildir hepinizin aşağı yukarı bir fikri vardır elbet. -olmayan google'de aratır, üşenirse bi brutal vokal patlatır.-

Samimiler mi, saçmalıyorlar mı, anarşistler mi, beyinleri mi sulanmış, bir davaları mı var yoksa bir avuç vandal mı siz karar verin. Bugünlük sadece bir link verip gideceğim..

İlk üç maddeyi sabırla okuyun demeyeceğim zira benim okurum bana bile katlanıyorsa o üç maddeyi havada karada okur. Sadece sonraki entry'lere de bir göz atıverin..
linklinklinklinkinparklinklinklink.


Alter egom Peter Pan olsa da belki bi gün masalcı nine olurum. Keyfimin güzel olduğu bi gün..

Vive le Vent, Vive le Vent

Bugün öğretmenlerimden biri eğitilmek, ehlileştirilmek, uyandırılmak için okula gittiğimizi söyledi. İşte o an Holden Caulfield oldum.

Haftada 18 saat bilim dersine karşılık 1 saat sanat dersi görüyoruz, kafamız geometri ve fizik formülleriyle dolu ama analitik düşünmekten bihaberiz, sürekli yarışıyoruz ama bitiş çizgisinin yerini bilmiyoruz, o denli aptalız ki birinci sınıftan beri Türkçe görmemize rağmen daha bağlaç olan -de'yi hâl eki olan -de'den ayırt edemiyoruz, o denli odunuz ki noktalama işareti olarak küfrediyor ve bunu samimiyet addediyoruz.

İşte bu bizim içsel devrimimiz, eğitimimiz de ehlileşme çabamız da bu kadar. -uyanma konusuna girmeyelim, biz sadece arkadaşız eğer bi'şey olursa ilk size söyleyeceğim, söz.-


Aslında hepimiz kocaman bir fabrikanın tulum giyen işçileriyiz ve bindiğimiz merkepler bizi 'insan olma' yolunda değil 'büyük bacaları kutup ayılarını terleten fabrikaya iş gücü olma' yolunda yürütüyor. Ama çok iyi niyetliyiz, uyanmaya inanıyoruz.
Fabrikanın ehli insana değil ehli hayvana ihtiyacı olduğunu görmüyoruz, üçe kadar sayacağım ve kafamızı kuma gömeceğiz.

Bir vee kii vee üüüç!



_______________________
nöt: fransızca dersinde şarkı öğreniyoruz:
1, 2, 3
voila, mon chat!
4, 5, 6,
il s'apelle pastis! gibi.

başlık da buradan geliyor, zira sabahtan beri
vive le vent, vive le vent
vive le vent d'hiver
qui s'en va sifflant soufflant
dans les grands sapins verts..
oh! vive le temps, vive le temps
vive le temps d'hiver
boule de neige et jour de l'an
et bonne année grand-mére diye diye geziniyorum. hatta şarkının sadece bu kısmını ezberleyebildim. ama çok eğlenceli yahu. burdan dinleyip sen de eğlen benim dear okurum.

Geveze Artık Tutarsız, Aynı Senin Gibi Büyük İnsan

Yeter artık dear okur, nedir benim bu 'büyük'lerden çektiğim ya..

Önce gaza getirirler, kişisel geliştirirler; kendine güven, şunu yap, bunu yap, hakkını savun, kararının arkasında dur, hedeflerin için savaş..
Sonra kendini LeBron James sanarsın, burnunun rakımı Everest'e rakip olur, pohpohlana pohpohlana bir hal olursun derken senin hedefin 'büyük'lerin birinin başını ağrıtmaya başlar.

Tam da o noktada kurallara zilyarlarca istisnai durum eklenir,
'Şöyle olursa böyle, böyle olursa da böyle. Onu öyle yapamazsın çünkü o da şöyle... Dırdırdır, vırvırvır... Bundan dolayı da onu aldığın yere koy. Git başka hedefler bul.'
'Kararlarının arkasında dur dedik ama bu bir karar değil emrivaki. Al oku bu Emile Zola kitabını, özetle de gel.'
'Hayır hayır, bu kadar inatçı olmamalısın; hayata ayak uydur, kıvrıl ama kırılma.. O yeee.'
'Geniş ol dostum, bu kadar stres yapma!'
'Heey, vatz aaap!'
'Gel sennen bi marijuhana tütdürellim.' -bu iptal, bu iptal; silin bunu, bu yoktu. Ankara çık aradan!-


Karakter kodlamasına gelince Obama, uygulamaya gelince sümüklü velet oluyoruz; işin ilginç tarafı 'büyük'ler bizden daha güzel burun çekip salya akıtıyor.
Gün olup devran dönünce aynı şeyi biz yapıyoruz 'istisnai durumlar' rasyonalizminde, sonra da tutarsız, karaktersiz, çelişkili oluyoruz.


Resmen 'Söylediklerimi yap, yaptıklarımı değil!' aforizmasına dönüş çağındayız, gitti rönesans filan.
Açıklayın bana dear okur, sosyal terör değil de nedir bu; önce gaza getir sonra da iğneyle patlat! İşine gelmeyince çocuk muamelesi, senin yapamadıklarını yaptırmak isteyince de 'birey'.

Jigsaw the Killer olmuş büyükler ilan ediyorum onları, paşa gönlüme ve keyfimin kâhyasına danışarak...
Bundan sonra 'Ne bu çelişki Geveze, bize vaaz verip kendin üç çuval ceviz kırıyorsun!' diyenlere bkz. vereceğim,

"Burdan ilk sola dön, kavşaktan dümdüz git, ikinci sağ, sonra sol. Gir o depoya, hah. Elinde testere olan adama bear hug yap. Beyaz ışığı görünceye kadar bırakma yakasını, orada anlatırlar sana ne demek istediğimi. Söyleyeceklerim bu kadar, ben sizin bacınızım."

Şeyinizi de Alıp Gidin Bu Ülkeden. Lütfen.

Hepsinden önce söylemeliyim ki TDK kadar kıl olduğum kurum yok denecek kadar az şu dünyada. Tamam işim düşünce canım cicim diyorum ama yok dear okur, depemize çıktı iyice.

Hayır, aklı evvel bir kurum mart kedisi gibi durup durup kural değiştirmez, zurnanın çü notasından kural çıkartmaz.

-O değil de bu sene bir değişiklik yapalım, bir bomba patlatalım geçen seneki imla kılavuzu sönük kalsın.
-Tamam. Hımm. Salata da Tuzsuzmuş.
-'t' büyük olmaz, tuz özel isim değil.
-Olur. Ama o zaman Tuz Gölü derken 'g' büyük olmaz.
-Olmaz.
-Olmaz.
-Oldu o zaman. Yeni kural budur Watson!
-İmkansızları ele, geriye gerçekler kalır Holmes!
-Git işine bi çay koy allasen.

...1 yıl sonra...

-Var ya ben bu göllerin ismini büyüttüm. Ama mesela Aydın İli derkenki 'i'yi küçülttüm.
-'i' ne arar la bazarda?
-Makul bir soru sordun kabul edip cevaplıyorum: Aydın deyince insanın aklına il geliyor, o yüzden büyük harfe ne hacet.. Bir sürü mürekkep boşa gidiyor. Ama Konya Ovası dersen 'o' büyük. Çünkü Konya deyince akla Mevlana geliyor. Sonra oysa ki, madem ki derken 'ki' kendisinden önceki kelimeye bitişik yazılıyor. Bir de bütün şeyler ayrı. Akrabalık sıfatları küçük. Aile bakanı 'Akrabalık sıfatlarını küçük harfle yazmak tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.' derse de acayip sükse yaparız zaten. Geçen yılki şok kararları sollar geçeriz.
-Barmen, bu ne içtiyse bana da aynısından lütfen...


'Değişen bütün kurallara nasıl ayak uyduracağız?!' sorunsalını geçtim, inek yavrucaklar nasıl yazım ve noktalama testi çözecek bilemiyorum. Zira kitaplar mors alfabesinde S.O.S olacak şekilde bir testte eski, bir testte yeni kılavuzu baz alıyorlar.
Bir de şu var ki; zavallı ben 'şey'leri bir bitişik bir ayrı yazmaktan helak oldum. Hangi şey, herşey, bir şey, o şey, her şey, şu şey, bu şey, birşey... Zaten şey Arapça Şeyh kelimesinden gelmiş olup Türkçe değil. Biz onun yerine USP diyelim: Unidentified Set Phrase. Çağdaş oldu.

Uzun lafın kısası, sevgili TDK;
'Şey'inizi de alıp gidin bu ülkeden. Lütfen.

Kon Dilimin Ucuna

Bazen bana kazandırdığın o 'estetik' kaygısının advers etkisi burjuvanazi bakışımı takınıyorum, haklısın sonuna dek.

Ama hatırlatmalıyım ki hiçbir zaman senden çok fazla şey beklemedim; kısa devre yaptırdığım kişi sen değil bendim.

Aynaya bakınca mutlu olabilmeliydim, orada gördüğüm kas ve kemik yığınından utanmamalıydım. Bir şeyler başarmış olmalıydım. Anlıyorsun ya, insan ömrü kenara atılamayacak kadar uzun, boşa harcanamayacak kadar kısa.. Erken fark ettim belki bunu, sayende..

Yıllarca sığ kıyılarının diplerinde sürüklendim, ama hiçbir zaman yargılamadım seni. Ya en dipteydim, ya da yüzeyin de üstünde; ortasını bulamıyordum belki ama artık büyüdüm sanıyorum..

Korneam inceldi belki; ya da bedenim.. Ama artık bazı şeyleri görüyorum, sen koca bir yalancının tekisin!
Hiç adil olamadın ve olamayacaksın.. Söylesene; kaç kişinin ailesini dağıttın, kaç çocuğu açlıkla baş başa bırakıp gittin? Kaç insanın ölümüne şahit olup kılını bile kıpırdatmadın, söylesene!

Ah, senin tarzın bu değil, unutmuşum..
Sen, sen insanoğlunu acizleştiriyorsun.. Düşünebilen, iradesi olan o insanoğlunu birer odun haline getiriyorsun..

Sen.. Hayatsın! Dünyada var olduğun hiçbir dönem boyunca hak edene hak ettiğini vermedin; kendilerinin almasını bekledin.. Yüzsüzsün..

Gözlerinden yaşlar akan çocukları, ölen masumları, böcekleştirilen insanları, acı çeken hayvanları, havada uçuşan bedenleri gördükçe içimden çıkıp gitmeni istiyorum. Ama öyle bir narkotiksin ki çekip atamıyorum seni..

Biliyor musun ne yapacağım? Sonuna kadar yaşayacağım seni, paramparça ettiğin o canlara inat. Ve nirvanama eriştiğimde benden kurtulduğun için şükredeceksin seni ahlaksız..


Kendine bir iyilik yap, bir defa olsun adil ol. Lütfen, bir defa olsun nedensiz yere bir insanı mutlu et. Gözlerim çıkacak ağlamaktan, kahretsin ki ben aciz bir insanım.. Uzanamıyorum ki istediğim yere, yoktan var edemiyorum ki hiçbir şeyi.. Lütfen, sadece bir defa olsun bir gün boyunca hiçbir çocuk ağlamasın; sadece bir defa olsun bir gün boyunca hiçbir silah patlamasın..

Yalvarırım, bir gün olsun tüm insanlar istediklerini yapmakta özgür olsun, benden bir gün, bir hafta, bir ay al ama lütfen yap bunu..

Çakma Bloggerın Orijinal Güncesi: The OC

Gün 1
Artık kendi paramı kazanıp 2 bin liralık arabama 5 bin liralık müzik sistemi taktırmamın vakti geldi. Bu yüzden sanal alemin en kral forumunda, kendi forumumda dolaştım. İnsanlar blok diye birşeyden bahsediyorlar; ne olduğunu öğrenmeliyim.

Gün 2
Blok dedikleri şey meğersem bir siteymiş. Forum hesabı, istediğini yazıyormuşsun, alıntı filan yapabiliyormuşsun. Hatta reklam verip ayda beş-on bin lira götürebiliyormuşsun.

Gün 3
Kullanılmamaktan pörsüyen beynim ilk defa iyi bir iş yaptı, hem de o sırada ne tuvaletteydim, ne de birinden kaçıyordum... Çok şaşırdım.
Ben de blog -blok değilmiş onun adı, öğrendim icabında- açıp para kazanacağım.

Gün 4
Gerekli işlemleri yaptım, kendi adıma bir site aldım. Bildiğim en muhteşem esprileri yapmak için henüz Homo Sapiens olarak evrilememiş beynime işkenceler çektirdim, üç tane post dizdim birbirinden bomba.

Gün 5
Siteme benden başka kimse girmemiş, yazıklar olsun... Bu yazıları Avrupa'da yazsaydım şimdiye efsane olurdum... Kahvedekiler de internetin ne olduğunu bilmezler ki.. Görünüşe göre sosyal çevremin bana hiç yardımı olmayacak bu işte...

Gün 6
Bütün gün sitemdeki 'online okuyucu' sayacına bakarak burnumu karıştırdım. Bir ara kahveden haber yolladılar ne yapıyorum diye ama artık onlarla görüşemezdim, ne de olsa ben artık elit bir insanım, kültür level'ı yerlerde sürünen bu insanlarla konuşacak bir konum yok.

Gün 7
Bu yaşıma gelene kadar öğrendiğim bütün bilgi birikimimi -okeyde en baba taş çalma taktikleri veya maç tüyoları dahil- kullanarak bir post daha yayınladım. Bu arada keşfettiğim blogları inceledim; çok sığ olmalarına rağmen epeyce tıklanıyorlar.

Gün 8
Hala blogumu okuyan tek kişi benim.. Halbuki Google aramalarında görünmek için bir yazıda tam otuz iki defa Megan Foks yazmama rağmen.. Sanırım ben Türk halkı için fazla derinim, sularımda boğuluyorlar..

Gün 9
Burun karıştırma konusunda yeni bir teknik geliştirdim.

Gün 10
İlk yorumumu aldım, üstün edebiyatımı anlamayan bir insan imla ve noktalamayı nerede öğrendiğimi sordu. Ben de verdim coşkuyu, kimin blogunun okuduklarını anlamalılar canım!

Gün 11
Bu gidişle reklamlardan hiç para kazanamayacağım.

Gün 12
Futboldan anlasaydım bari onu yazardım.

Gün 13
Çok kral bir blog bulmuşum ki, vay anam. Kesin çok tıklanıyordur, hiç de reklamı yok; tabii benim kadar zeki değil herkes.

Gün 14
Bir blog daha buldum, yazdığım postta ondan aldığım bölümleri kullandım. Eminim benim kadar elit bir insanın ondan alıntı yapması çok hoşuna gitmiştir.

Gün 15
Bu gün sitem epeyce tık aldı. İnsanlar önceki postların bana ait olduğuna inanamadılar.

Gün 16
Geçmişimi yaktım. Bir blogdan daha alıntı yaptım.

Gün 17
Biri bana akademik dürüstlük diye bir şey dedi, yeni çıkan bir küfür olmalı. Ebendir dedim kapattım.

Gün 18
Bir post daha alıntıladım. Git gide bir okuyucu kitlesi kazanıyorum. Lavuğun biri bana çamur atmak maksatlı 'lünk ver ulan' dediyse de ona da bir güzel saydırdım. Meyve veren ağacı taşlarlar tabii.

Gün 19
Bir blog keşfettim ki çok güzel yazılar var. Elimden geldiğince alıntıladım, bir hafta filan rahat ederim artık.

Gün 20
İzleyicilerim artıyor. Bir sürü yorum geliyor ama hiçkimse yazdığım cevapalrı anlamıyor. Sanırım bundan sonra onlara cevap vererek vaktimi boşa harcamayacağım.

Gün 21
Bu gidişle ay sonunda epey bir para kaldıracağım.

Gün 22
Okurlarımdan biri bana çok zeki olduğumu söyledi. Bana yazıyor herhalde.

Gün 23
Bugün banyo yaptım. Bütün gün sürdüğü için sitemle ilgilenecek vakit bulamadım.

Gün 24
Kendimi fazla temiz hissettiğim için konsantre olup alıntılama yapamadım, gelen yorumlarla ilgilendim.

Gün 25
Bir alıntılama daha yaptım. Sanırım örgü filan vardı üzerinde. Önce kendime 'Erkek adam örgü örer mi?' dedimse de sonra kadın okuyucuların ilgisini çekebileceğimi düşünüp rahatladım.

Gün 26
Artık sınırlarımı genişletmeliyim. Tasarım bloglarından da alıntılama yaptım. Tabii ki kendi imzamı attım üzerine; blog sahibi kim bilir ne kadar sevindi..

Gün 27
Blogumun adına 'kişisel blog, haber, hobi, dekorasyon, kadın, moda, bilgisayar, ekonomi, alışveriş, tiyatro, sinema, bilişim, spor' gibi ekler getirdim. Sanırım akla gelebilecek her kategoriye sahibim. Deli gibi tık alıyorum. -tık alıyor, kazmatör-

Gün 28
Reklam paraları geldi. Bir gayret birkaç site daha yaptım, onlarca da alıntılama... Artık düşünüyorum, zekamın farkına varıyorum.. Bu alıntılama işinde epey iyiyim galiba..

Gün 29
Alıntılama yaptığım bloggerlardan biri ondan alıntılama yaptığımın farkına varmış; gurur duyacağı yerde sinirlerniyor. İnsanoğlu ne kadar nankör...

Gün 30
Artık soranlara kendimi 'yazar' diye tanıtıyorum.

Gün 31
Bazı nankörler hâlâ başımı ağrıtıyorlar. Bir an düşündüm, o kadar çok blogdan alıntılama yapmıştım ki insanlar benim tarzsız olduğumu düşünebilirlerdi. Ben en iyisi birkaç blog seçip tüm yazılarını alıntılayayım..

Gün 32
Birsürü tepki alıyorum, demek ki halkın dile getiremediği, bastırdığı duygularına tercümanım.

Gün 33
Kahvedekiler bana hayran gözlerle bakıyorlar. Hatta bir çocuk gelip burnumu nasıl karıştırdığımı öğrenmek istedi. Daha sonra benimle balgam tükürme yarışı yaptılar, kazanmalarına izin verip centilmenlik yaptım.

Gün 34
Alıntılama işi bana iyi geliyor. Kelime hazinem 90'dan 110'a çıktı.

Gün 35
365 sayfa yazmışım, helal bana.. Deliler gibi alıntılama yapmaya devam ediyorum, bu gidişle arabamın ses sitemi en az 10 bin liralık olacak.. Plazma Tv de alıp komşulara hava atacağım.

Gün 36
Birsürü insan beni kıskanıyor, alıntılamalarımı benim yaptığıma inanmıyor. Halbuki hepsini ellerimle yapıyorum, hatta bazılarını okumadan kopyalıyorum.. Sanat budur işte! Tek bir eksiğim var, o da link vermiyorum. Bilmediğimden değil, işime gelirse sülalesinin linkini veririm ama benim tarzım bu!

Gün 37
Beni yerden yere vurmuşlar yine, ama bilmiyorlar ki utanmak ve alınmak onlara, homo sapienslere özgü... Boşuna uğraşıyorlar be anam babam..

Gün 38
Artık bir cinsiyetim yok, çok farklı bloglardan alıntılama yaptığım için bir yerde 'kızım' bir yerde 'oğlum' diyor ailem bana..

Gün 39
Bu gün hesabımdaki linke tıklamak yerine artistlik yapıp adresimi yazmak istedim ama bir türlü bloguma ulaşamadım. Sanırım adres yazamayacak kadar mankafayım.

Gün 40
Alıntılama işine kendimi o kadar kaptırdım ki klavyeyi kullanamadığımı fark ettim. Adımı dahi yazamıyorum.. Bir dakika, benim adım neydi ki?

Gün 41
O kadar çok üstüme gelindi ki kendimi savunmam gerektiğine karar verdim; sanatçıyım ben be!

Gün 42
Buldum, buldum, buldum! RSS, RSS ve RSS! Seni seviyorum RSS!

Gün 43
Alıntılarımı blog tanıtımı amacıyla yaptığımı söyledim. Yazıların sadece RSS kısmını veriyorum dedim, sıyrıldım işin içinden..




Evet dear okuyucu, bu çakma insanın daha nice nice günlerini anlatırdım burada ama malum sen de ben de meşgul insanlarız..

Farkındasındır sen de, teknolojinin her yere ulaşması, bilinçli veya bilinçsiz kullanılması ve kopyala-yapıştır alışkanlığıdır bizi buraya getiren.. Sürekli unutan bir toplumuz biz; geçmişi unuturuz, geleceği unuturuz, dün ne yediğimizi unuturuz, kaynak göstermeyi unuturuz, link vermeyi unuturuz...
Hatta msn şifresi kırmayı biliriz de web sayfalarına nasıl köprü ekleyeceğimizi bilmeyiz..
Ali'den duyduğumuzu gider Veli'ye ballandıra ballandıra anlatırız..
Özgünlüğümüzü koruduğumuz bir konu varsa o da illegal işlerdir, doğuştan gelen bir yeteneğimiz vardır onlar üzerine.


Biliyorsun ki The OÇ'ler pek çok, pek çok çoktur buralarda... Hani aramana bile gerek yok.. Sen sen ol okurum canım; bağır; çok çok bağır, doğru yerde bağır, gece yatarken RSS'ni de açık bırakma...


Ces demiş ki...

nöt: çalmak; bir enstruman çalmak gibilerden, 'suç yok ortada, suç yok!'

O Kelimeyi Gördüğün Sözlüğe Lanet Edeceksin

Hastayım diye evden çıkamıyorum günlerdir, bu gün nihayet kafamı yastıktan kaldırdım; şöyle bir gazetedir dergidir msndir sosyalleştim.

Amerika'dan bir arkadaşımla konuşuyordum, ama bakmayın Amerika'dan olduğuna; aslında İtalyan. Çok da güzel spagetti yapar :Pp Ama konu bu değil tabii :))

Havadan sudan konuşurken laf döndü dolaştı İngiliz İngilizcesi ile malum Amerikan İngilizcesi arasındaki farklara geldi, nasıl geldi sormayın; adımı zor hatırlıyorum şu günlerde :))

Sergio kendini haklı çıkarmak adına -sağ olsun- 'Biz Amerikalıların söylediğini anlamak için Oxford sözlüğüne ihtiyacın olmaz ki bu da iyi bir şey!' dediğinde beynimde şimşekler çaktı efeniiim.
-Siz Amerikalılar derken? Sergio, ooolum sen İtalyan değil misin? demezler mi adama? Derler, ve netekim dedim. Cevap beni benden aldı:
-Burası Amerika, ve eğer buradaysan sen de Amerikalısın.

Adamlar yememiş, içmemişler; milyonlarca azınlık toplamışlar ülkelerinde dünyanın dört bir tarafından. Üstüne üstlük öyle bir anlayış geliştirmişler ki, elin İtalyanı bile kendine Amerikalı dedirtmek için çabalıyor.

Takdire şayan değil mi dear okur?

Bana sorarsan bir madalyayı bile hak ediyorlar.. Öyle ki en gelişmiş, en kalabalık şehirlerinde azınlıklar kümeleşip 'Çin Mahallesi', 'Rus Mahallesi' adı altında mafyacılık oynuyor ama limuzininden iner inmez 'Hepimiz Amerikalıyız, hepimiz kardeşiz! Öpün beni!' kıvamında yumuşuyorlar.

Bizse burada Ermenilerimizi kurşuna diziyoruz geçmişi unutarak. Ermeniler Sevk ve İskan Kanunu ile Suriye'ye sürüldüğünde Osmanlı sanatkârlarından yoksun, atlarına nal çakacak adam bulamamış. Sonunda böyle hödükler olmuşuz, önce öldürür sonra da ardından ağlaya ağlaya 'Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant'ız!' diye slogan atar olmuşuz.


Yüzyıllardır bizim sorunumuz bu; eziklik psikolojisi. Patates püresiyle yan yana gelsek ayırt edilemeyeceğiz yakında.

Tarih yazmaya gelince üstümüze yok tabii, peki ya okurken? Osmanlı'nın son dönemlerini açın bakın okurcum, paçaları tutuşan padişahlar yok Tanzimat'tı, yok ıslahattı azınlıklara bir donunu vermedi -ki bana sorarsanız ona da çok az kalmıştı-. Halbuki henüz 50-60 yıl öncesinde gül gibi geçinip gidiyorlardı ya 'Osmanlı Toplumu' adı altında.

Anlamak istemiyorlar şunu: Eğer onları azınlık olarak kabul edersek hiçbir zaman Atatürk'ün de amaçladığı gibi dili bir, gayesi bir çağdaş bir toplum olamayacağız. -aynı cümlede üç tane bir, hastayım üstüme gelmeyin-


Ama bir de şu var ki gidip de Baş Açılımcımız'a desek 'Azınlıkları Türk olmaya özendirmelisiniz, Türk toplumu adı altında birleşmeliyiz, vırvır dırdır.' Mussollini İtalya'sına döneriz maazallah.

Olur mu olur değil mi? Ama gün gelecek, o-malum-kelimeyi-bilirsin-sen gördüğümüz sözlüğe lanet edeceğiz. Kışkırtma değil de nedir bu söyleyin bana?


Son olarak eğer bu ultra siyasi saçmalığın bu kısmına kadar gelebildiysen okurum canım, bir fıkrayla gönlün şenlensin e mi?

Çok uluslu bir okulda öğrencilere filler ile ilgili bir ödev verilmiş. Herkes kafasına göre birşeyler yazmış tabii;
Fransızlar: 'Fillerin Seks Hayatı'
Çinliler: 'Fil Pişirmenin Bin Yolu'
Etiyopyalılar: 'Bir Fille Bin Kişi Nasıl Doyar?'
İngilizler: 'Safaride Fil Avlama Teknikleri'
Almanlar: 'Filler ve Fillerin Alman Dil ve Kültürüne Etkileri'
İranlılar: 'Dişi Filler Nasıl Çarşafa Sokulur?'
Amerikalılar: 'Daha Büyük ve Daha Görkemli Fil Nasıl Yetiştirilir?'
Japonlar: 'Daha Küçük ve Daha Ucuz Fil Yetiştirmenin Yolları'
Yahudiler: 'En Karlı Fil Satışının İpuçları'
Brezilyalılar: 'Filler Karnavalda'
Türkler: 'Ne Olacak Bu Fillerin Hali?'

Tarih vs. Makas

Bu gün hayatımın en rezil Sosyal Bilgiler -ya da yeni adıyla T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük- yazılısını geçirdim. İşin ilginç tarafı ilk defa bir yazılıya bu kadar çok çalışmış olmam..

Densizlik ediyorsam söyleyin ama tarih yazmanın tarihe konu olmaktan daha zor olduğu kanısındayım..

Eğer yakınınızda 8. sınıf öğrencisi varsa T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük kitabını isteyin, açın son birkaç üniteyi ve okuyun.. Evet, bir deneyin okurcan.. Ne mi göreceksiniz? Tabii ki tarih..

'Tarih vs. Makas'.. Evet, evet; çok boyutlu, çok afralı çok tafralı bu tarih..
Er Ryan'ı Kurtarmak diye hoş bir film vardır, büyük örneklerinden bence bu tarih yazma meselesinin.. Eğer ki siz kaybettiğiniz bir savaşı seyirciye izletirken 'Vay anasını be, nasıl da çarpışmışlar, nasıl da efsaneleşmişler herifçioğulları!' dedirtebiliyorsanız, tarihi yazmışsınızdır..

Karşı tarafın size nasıl bir tokat çaktığının, yere amele sümüğü gibi yapışma sahnesinde attığınız kahramanca (!) çığlığın hiçbir önemi yoktur, siz nasılsa aslanın pençesine, makinenin dişlisine ve beyinlere çiviler çakacak çekiçlere sahipsinizdir; kalem, kağıt ve sahne!

Kader=?

Bazen okuldaki din derslerinin tamamen vakit kaybı olduğunu düşünüyorum... Ateist değilim hayır... Sadece anlattığına dair fikri olmayanları sindiremiyorum...

Eğer amaç bizi dinden soğutmaksa, pörfekt... Ulaşılmak üzere neredeyse, zira ergen zihinlerimizin hiçbirinde İstanbul surları gibi bir iman profili yok...

Dinci: E kader dediğimiz şey... Eee... Allah'ın bizim yapacaklarımızı bilmesi durumudur. Dünyaya gönderilme amacımız aslında sınavdır...
Öğrenci: Eğer Allah bizim yapacaklarımızı biliyorsa bizi niye dünyaya gönderiyor ki?
Dinci: Eee... Öbür tarafta Allah seni hop cehenneme yollasa, başka birini de cennete... Demez misin 'Benim cehennemlik olduğum nerden belli?' Eee... İşte onun için dünyaya gönderildik...
Öğrenci 2: E peki İnanıp inanmayacağımız da kaderimizde yazılıysa sınav olmuyor ki dünya!
Dinci: Eee... Aslında Allah hepimizin ne mal olduğunu biliyor... Ama bize seçme hakkı da tanıyor...
-dumurun sessizliği derken Geveze koca çenesini tutamaz-
Geveze: Hocam, kitaba baktınız mı hiç?
Dinci: Tabii baktım, bakmaz olur muyum?
Geveze: Hımpfh...
Dinci: Ne demek oluyor bunlar Geveze?! -ses de yükselir-
Geveze: Şaşırdım...
Dinci: Ne demek şaşırdın?
Geveze: Kitapta 'Allah hepimizin ne mal olduğunu biliyor' yerine 'Allah kullarının hangi seçimlerini yapacağını biliyor.' yazıyordu, ben de şaşırdım... Kitabı okuduktan sonraki yorumunuz olmalı bu ama, değil mi? -sevimli görünmeye çalışılır- Yoksa böyle bir cümle kurulmaz, sonuçta hem içinde Allah geçiyor, hem de incelikten yoksun... Bir dayanağı olmalı, değil mi hocam?
Dinci:Eee, tabii... -hakaret mi şaşkınlık mı iltifat mı olduğunu anlamadı aslında- Aslında, ee, evet. Eee, bakış açıs... -konuşurken yakalanan bir arkadaş- Oooooğlum! Bir rahat duramayacak mısın sen! -azar, bağırış, azar, dağılan dikkat, bağırış, zil-

Şimdiye kadar asla bir insanı, hele ki bir öğretmeni küçümsemedim... Hatta 'sen' bile demedim... Din öğretmenimizi de küçümsemiyorum, sadece ağzım açık bakıyorum... -yanlış anlaşılmak istemiyorum-

Kısaltmana Kısaltmana Yandım


Farkında mıyız gençlik, her elimize geçeni kısaltıyoruz... Sürekli bir hareket tasarrufu, bir iş kolaylığı arayışında değil miyiz?


Ceviz kırma aletinden tut da sarımsak soymak, sarma sarmak için basit makineler üretmişiz, maksat zaman kazanmak... Elimize kalem almaz, ayağımızı toprağa sürmez olmuşuz, maksat tasarruf... Sanata ayrılan vakti dahi kısaltmış, sinemayı, tiyatroyu evimize getirmeye çalışmışız.

Öyle ki, dilimize kazınmış bu kısaltma muhabbetleri, 'sçs', 'jk', 'kib', 'ok', 'ntty', 'bby', 'saol' gibi...


Nasıl ifrit oluyorum bu kısaltmalara anlatamam... Ama merakımın gölgesi buraya düşmüyor, zilyon tane kısaltma beni başka bir soruya götürüyor: Her çıkıntıdan kırptığımız bu zamanla ne yapıyoruz?


Gitsem, anneanneme sorsam en büyük dileğin ne diye, gençliğine dönmek ister, bir elli yılı olsa çok farklı işler yapacağından, Yamaha* olacağından dem vurur...

Anneme desem Alaaddin'in Cini'nden ne istersin diye, zaman der, işlerimi yetiştireyim, aileme ve kendime vakit ayırayım.

Dedeme sorsam, ah, der; bir yirmi yıl geri gitsem!


Aydınlanmak istiyorum, madem 'zamanda tasarruf' adına girmediğimiz kılık, yapmadığımız maymunluk kalmadı, niye hâlâ kıyıya atılmış hobiler, çekmecelere saklanmış tutkular var? Niye insan soydaşına vakit ayırmıyor, kendisinden başkası için karşılıksız bir şeyler yapmıyor?


Peki ya madem suya sabuna dokunmadan, arabaya koşulan beygirler için koşmaya geldik dünyaya, niye vakit çalıp duruyoruz?


*Yamaha: Anneannemce Obama.

Centilmen Kurufasulye

Centilmen çok tartışmalı bir kavram değil mi?
Öyle ya, ne çok yerde karşımıza çıkıyor... Centilmenlik dışı faulden tutun da, 'Ladys and gentlemen!'e kadar gidiyor...

Ama asıl meselemiz bu değil dear okur, asıl meselemiz günlük dilde en çok yer tutan anlamıyla centilmenlik... Nedir, ne değildir, akademik açıdan ele alacak kişi değilim; ama Geveze'nin gözüyle baktığımızda centilmen diye bir şey yok! Evet, yok!

Niye mi? Aslında bir o kadar basit, bir o kadar da titrek...
Bir düşün, hâlâ 'kız kısmısı' olarak eve geliş saatimiz 'erkek adam'dan hayli erken... Sonra ne mi olur? Namus dediğin, topu topu beş harf tutan o kel kavram başımıza tüneyiverir... Aaa, bir de ne var biliyor musun? 'Kız kısmısı' dediğin 4'ten 5'ten sonra internet cafeye de gidemez... Öyle salına salına yürüyemez, kahvelerin olduğu sokaktan geçemez... Saçını platin sarısına boyatıp kırmızı ruj süren 'kız kısımısı', evlenilecek değil, eğlenilecek olur ancak... Tırnaklarını uzatıp, rengarenk ojeler sür de göreyim seni a yavrum! Bir güruh insan beynini yiyip 'Bar karısına benzedin!' demezse gidip sayısal loto oyna... Bir kadının bir erkektn farkını ortaya koyan tüm yönlerin törpülenmiş, hatta cımbızla alınmamışsa sen bir 'fingirdek', belki de 'aşifte' olabilirsin..

Bunları aşanlar vardır elbet, değil mi centilmenler?

Peki ya futbol hakemiği yapan kadına dönüp de bakmayan var mıdır?
Ev işi, yemek, bulaşık, ütü yapamayan kadına, kadın diyen var mıdır?
'Erkek işi' olan taksicilik, otobüs şoförlüğü vb. kadınların da çeşitli askıntılıklara maruz kalmadan yapabileceği meslekler midir?
Bilen parmak kaldırsın!
Eminim verilecek cevabınız vardır ataerkil toplum bireyleri...

Peki, olaya hiç başka bir açıdan bakınız mı?
'Erkek adam' gibi masküler bir deyiş var, peki bunu feminize eden var mı?
Tarihte kaç tane 'Queen' var? Ya da kaç tane 'King', 'Padişah', 'Han' var?
Peki kaç tane adı duyulmuş bilimkadını var? Madame Curie... Eee?
Niye mi? Basit... Yüzyıllarca 'kız kısmısı' okutulmadı, 'erkek adam' ise göklere çıkarıldı, medreselere yollandı... Bu durumda 'kız kısımısı' gökten ilham almadıkça bilim adına hiçbir şey yapamaz ki...
Bir kavgada anneye, dişile edilebilecek küfürler, erile edilebileceklerin kaç katı?
Devam ederdim saymaya, ama bir yerde durmalı, sana düşünme payı bırakmalıyım dear okur...

Ama bu demek değil ki Türkiye yere batasıca, rezil olasıca kadın düşmanı bir ülke... Bizden daha beter durumda niceleri var, ama unutmamak lazım ki bizden daha iyi durumda olanlar da var...

Hem bir erkek hele ki olması gereken centilemene benzesin, her kadına yürüyen vag gözüyle bakmasın, küfürsüz, kibar konuşmaya başlasın hemen homo olarak etiketlenir, rafa kaldırılır...
Demek ki neymiş, centilmen, gerçek centilmen yokmuş... İmitasyonlar her yerde varmış, hatta her erkek bir kurufasulye kadar centilmenmiş...

Olgun Değilim

Herkes nice yllardır 'olgun' olduğumu söyler durur...

İnanmamıştım onlara, şaka yaptıklarını ya da bunun fantastik bir iltifat olduğunu düşünmüştüm...

Derken inandırdılar beni, kendileri gibi bir 'büyük' yaptılar... Aynı sözü üç kişi söylediğinde inanan, kaygılarıyla yaşayan, her yediği yiyecekle mide krampları geçiren, 'ciddi' olan, 'hayat'ile ilgili 'plan'lara sahip, çevresindekileri 'çözüm'leyen, 'içten' pazarlıklı biri olmam gerektiğine inandım, 'büyümem' gerektiğine...

Sonra dediler ki bana, 'sen zaten büyüksün, olgunsun... Düşüncelerinden, söylediklerinden, tepkilerinden belli... Yaşıtların gibi bencil değilsin, pireyi deve yapmıyorsun...'

İşte o an uyandım, haykırmak istedim aslında 3 yaşında bir çocuktan farkım olmadığını...
Olgun değildim ben, belki çok düşünüyordum, ama 'büyük'lerin 'Hıh!' diyeceği konularda... Belki isabetli kararlar veriyordum, ama hiç düşünmeden...

Olgun değildim ben, buna karar veremezsiniz siz... Tepkilerimi göremiyorsunuz, gözyaşlarım gözününüzün önünde değilse bu onların yokluğunun delili değil, hıçkırıklarımı duyamıyorsunuz ama var onlar... Olgun değilim ben, çocuğum herkes kadar... Bu yüzden benden beklemeyin sizin kadar tewpkisiz olmamı, bu yaptığınız karşısında asiyim ben, beklediğinizden ya da tahammül edebileceğinizden çok daha asiyim... Olgun olmadığımı anlayın, ona göre davranın... Anlayın artık, ne olgunum, ne de demirden yapıldım...

Garipsemeyein isyanımın çığlıklarını, ben sizden biri değilim, hele olgun, hiç değilim...

Öğrenmek ya da Öğrenememek


Son iki yılda ne çok şey öğrendim hayata dair...


Öncelikle, gerçekleri insanların gözlerine sokmanıza rağmen algıda seçicilik yaşayabildiklerini, görmeleri gerekenden çok görmek istediklerini gördüklerini öğrendim...


Hemen herkesin bir zayıf noktası, bir zaafı olduğunu, bazılarının buraya dokunarak kendi dikte rejimini kurmaktan çekinmediğini öğrendim...


İnsanların, doğruluktan çok çıkarlarına önem verdiğini, haksızlığını bile bile en popüler olana, en çok sözü geçene, en çok tanıdığı olana destek olabildiğini öğrendim...


Doğru söyleyenin mutlaka cezasını çektiğini, 'Burada bir yanlışlık var!' diyenin yaka paça kapı önüne koyulduğunu öğrendim...


Aşkın ortaokul sıraları arasına gizlenecek kadar bayağı olmadığını, buna rağmen ortalığı 'Aşkitoom!' diye ateşe verenlerin olduğunu öğrendim...


Bazen kızların ne kadar alçalabileceğini, erkeklerin ne kadar kör ve sağır olabileceğini, insanların maskelerini indirince ortaya çıkan şeytan yüzleriyle tek elle aynı anda kaç dolap çevirebileceğini öğrendim...


Bir 'Evet' uğruna yüz kızarmadan yalan söylenilebileceğini, kimsenin bundan rahatsız olmayacağını, rahatsız olana salakmışcasına bakılabileceğini öğrendim...


İnsanoğlunun yaşamının her evresinde inanılmaz şeylere imza atabilceğini öğrendim... -göz kamaştırıcı olsun, yüz kızartıcı olsun-


Beğenilme arzusunun ne kadar felakete yol açtığını, sadece bu arzu yüzünden kişinin karakterinden ne kadar ödün verebileceğini, hiç düşünmeden kaç tane film şeridi yakabileceğini öğrendim...


Doğumun bir aydınlık olduğunu, ondan uzaklaşıldıkça karanlığa gidildiğini, insanın büyüdükçe yukarı değil, aşağı da gidebileceğini öğrendim...


Beynin her saniye bir etiket ürettiğini, her dakika bir duvar ördüğünü, her saat bir tabu kurduğunu, el fenerine pil yerine önyargı koyduğunu öğrendim...


Herkesin ömrü boyunca kendi doğrularını diktiğini, eğri olduğunu bile bile gönyesini cebinden çıkarttığını, üçgenin her zaman 180 derecelik olmadığını, at gözlüğünü takmış birinin başını nereye çevirirsen çevir gördüklerinin sınırlı olduğunu öğrendim...


Gözyaşının bir silah olduğunu, duyguların rafa konduğunu, mantığın dizginlerini egonun ele almış olduğunu öğrendim...


Öğrendim hepsini, hediye paketine sarılı kazıklar yiyerek, alehime örülen ağları didikleyerek, hakkımda söylenen yalanları silerek, çevremdekilerin aşağı atlamasına mani olamayarak öğrendim... Ben de tökezledim kimi zaman, ama her nedense hep yanlız başıma kalktım... Belki büyüdüm, belki küçüldüm... Belki olgunlaştım, belki de çocuklaştım... Ama her gözyaşımla birşeyler öğrendim... Canım yandı, ama öğrendim...


Yanımızda dekorlar olsa da yalnızız, kendi monologumuzun kahramanıyız... Son iki senede arkadaşlarımdan öğrendim... İntikam alınmalıymış, can yakılmalıymış... Öyle dediler... Bilemiyorum, ama yakında öğreneceğim...

Kim bilir kimden, nasıl, nerede? Bir şekilde öğreneceğim...


Öğrenince ne mi olacak? Belki biraz daha gözyaşım, belki biraz daha kahkaham olacak... Bilmiyorum, öğreneceğim...

Peter Pan

Büyümek... Gerçekten nedir ki büyümek? Bu sorunun cevabı gayet komplike olmakla birlikte kesinlikle 'boy ve kilo artışı' ile sınırlandırılamayan bir durumu karşılamakta...

Büyümek, her şeyden önce beyninden ağzına kadar gelen söz öbeklerini yutabilmek, yıllar boyu yediğin kazıklar üzerinde denediğin enzimlerle sindirebilmekle orantılı... Bilindiği gibi istemsiz bir olay büyümek... Öyle ki, ne kadar büyümek istersen iste, hayat sana acılı Meksika sosunu sunduğunda kana kana içmedikçe, susuzluğunu kanınla gidermedikçe büyük değilsin sen...

Öyle ki, kendine acı çektirmeden, hafifçe kaşınan kolunu tırnaklarınla parçalamayı adet edinmeden, yani olgunlaşmadan büyüyemezsin...

Veya elindeki zincirleri, dilindeki dikenleri görmene rağmen dudaklarına yapışmazsan onun, panik yapma, çocuksun hâlâ...

İstediğin kadar oku, istediğin kadar yaşa, doğumunun üzerinden ne kadar geçerse geçsin, hayatın savurduğu tekmeyi arka tarafına yiyip de bir tane daha istemezsen, tekmeden sonraki kısa uçuşu hatırlamaksızın acına konsantre olup, yüzsüzlüğün dibine vurmazsan büyüyemezsin...

Askere gidersin belki, evlenip çoluk çocuğa karışırsın, yaşıtlarına fark atarsın kültürünle, ruhunun büyüdüğünü savunursun ama büyüdükçe dikenli kalıbına sığmayan varlığından dökülen kızıl damlalarda ömrünü göremediğin sürece, kim ne derse desin çocuksun sen...

Soyutlanmışlığın kadar büyüksün, burnunun dibinde duran aşkı, ihtirası, kavgayı; gözünden sallanan gözyaşını görmeden, yani çocukluğundaki somuta dayalı algını yok etmeden onlardan biri olamazsın... Ruhunu dünyevi zevkler için Mephisto'ya peşkeş çekmeden, canını yaktığını savunduğun kalbine hançeri saplamadan, yani ölümü tatmadan ulaşamayacaksın o büyüklük raddesine...

Hâlâ istiyorsan büyümek, gerçekten ihtiyacın varsa Peter Pan'ın pembe gözlükleri olmadan dünyaya bakmaya, reçeten belli... Gereksinimin olan şey, bulunduğun basamaktan aşağısını yok sayıp olgunluk dünyasına adım atmak...

Biliyor musun, Wendy ismi Peter Pan romanı için yazar tarafından uyduruldu ve şimdi binlerce Wendy var etrafımızda... Evet, anlıyorsun beni, anlıyorsun yapman gerekeni... Evet, kelimesi kelimesine doğru, kendi gerçeklerini yarat, körü körüne bağlan, peşinden gelen olduğunda senden büyüğü yok...

Not: Bu yazının ilham perisi Serra olup, aydınlanma anına meşale tutan link buradadır...

İnsafiyetsiz Tosbağa

Ben galiba sorunlu bir karakterim... Şu dönemlerde herkeste bir buhran, bir ergen tripleri... Herkesin dünyası batmış sanki... Ama ben, ama ben... Aksine mutluyum, neredese hiçbir şeyi takmıyorum, nasıl laarge takılıyorum anlatamam...

Garipsedim kendimi... Zamanın ilerisinde miyim,gerisinde miyim bilmiyorum... Belki de ben ayrı bir türümdür, belli dönemleri yaşamıyorumdur...

Ya da arkadaş çevremde bir sorun var... Tamam, siyah çok güzel bir renk, çok asil bir duruşu var, ben de çok seviyorum ama abartmadan, milletin gözüne sokmadan... Ben de metal dinliyorum, yeri gelince soft rock'a kadar iniyorum ama asla pop dileyenleri küçümsemiyorum, rock türevlerine 'ilahi müzik' gözüyle bakmıyorum... Onlara hasta olabilirim ama onları sevmeyen de insandır... Zevk meselesi değil mi...

Melankoli insanın hayatınahakim olabilir, garipsemiyorum onu ama sürekli ağlak takılan, 'Ah, ah... Kimse beni anlamıyor... Bana mı ağlıyosun Çikooo!!!' modunda yaşayanlar çok ilginç geliyor, utanmasam çocukluklarına ineceğim...

Evet, SBS önemli bir sınavdı; ben de herkes kadar stres yaptım, herkeskadar göz yaşı döktüm ve bitti... Daha ne kadar karalar bağlanılır ki? Çok ağlayınca, herkese 'Çok stresliyim, SBS'm rezil geçti, aaaayyy, üstüme gelme!!! Öfff, bakma öyle!!! Ayy, başını eğme!!! Gözünü kırpma!!! Hapşırma!!! Karbondioksit verme!!!' diye çemkirince netin artıyor mu? Öyleyse haklısın tabii...

Ayrıca senin sınavın benim yüzümden mi kötü geçti arkadaşım? Üzgün olmanı anlıyorum, ben de üzgünüm ama hayatın anlamı fen lisesi ile meslek lisesi arasında gizli değil! Üzgünlüğünü paravan olarak kullanıp çevreni incitmeni esefle kınamaktayım... Üzül, ama abartmadan... Bir gün, iki gün... Yatığın yanlışın acısını etraftan çıkartmamalısın... Üstüne bir de ergen tribine girmemelisin...
Çalışmadıysan senin suçun... Ama çalıştıysan, doğa sana ayak oyunu yaptıysa, karnın rıdıysa, başın ağrıdıysa yine sorumlusu ben değilim... Gel içini dök, dinler, elimden geldiğince teselli ederim ama sorumlusu benmişim gibi davranma güzelim... Ben de aynı sınava girdim... Ben de lanet okudum bu kıytırık sisteme, sana da hak veriyorum ama bak ben insanları stres topu gibi kullanmıyorum... Çok sinirliysem havuza gii yüzüyorum, basketbol oynuyorum, oyun hamurunu mıncırıyorum...

Lütfen, ama lütfen arkadaşın olduğumu unutma... Derdini dinlerim, teselli ederim ama insaf be güzelim...

Düşünemeyesice




Nasıl daraldım, nasıl sıkıldım anlatamam dear okuyucum...




Evdeyim ve daha önce de bahsettiğim o garip duyguyu yaşadım... Başım döndü, duvarlar üstüme üstüme geldi, sıkıldım, terledim. Soğuk bir duş aldım, kendime gelir gibi oldum ama ciddi ciddi daralıyorum...




Bir afra, bir tafra, bir umursamazlık baş gösterdi bende ki sorma... Annem nasıl dayanıyor şaşıyorum, ben onun yerinde olsam Allah ne verdiyse dalarım kendime...




Bu ülkede bulunmak istemiyorum... Başımı ağrıtıyor artık... Bundan birkaç ay öncesine kadar yurt dışında okuyup da geri dönmeyenlere tarifi mümkü olmayan bir biçimde kızardım... 'Gelişmek için ayrıl, geliştirmek için dön!'dü benim felsefem. Gider yurt dışında okur, master filan yapar, gelir ülkemi kalkındırır, zaten burnu Kaf Dağı'nda olan ülkelere zihnimden bir köşe bile koklatmaz, ülkeme çalışırdım... Yapacaktım bunu... Yapamasam bile denerken heba olacaktım, çünkü inanıyordum ki, gelecekte birileri benim yarım bıraktığım işe devam eder, ülkem eskisi gibi cihanı titreten, saygı uyandıran bir yer olur, bazı köközler kendine gelir... Şaka gibi değil mi? İşte ben bunu düşünüyordum bir zamanlar...




Şu anda nerede miyim? Ah, bilmiyorum sayın okuyucum, bilemiyorum. Ama göç eden beyinleri anlıyorum, bunu neden yaptıklarını, niye boynumuzda kocaman bir halka ile gezdiğimizi anlıyorum... Biz bundan zevk alıyoruz, 'Gel kuzum, gel!' Öyle bir yerdeyiz ki, dünyaya ahlak dersi veren, Türkiye'mizi anka kuşu gibi küllerinden yaratan mavi gözlü kurta dahi 'diktatör' diyebiliyoruz... Bunun üstüne medeni olduğumuzu göğsümüzü gere gere haykırıyoruz...




Şimdiye kadar onlarca Türk olmayan, Avrupalı, Asyalı arkadaşım oldu... Bir kısmında Türklere karşı ciddi bir önyargı vardı... Mesela İngiltere'ye gittiğimde tanışıtığım bir çocukla gayet iyi anlaşmıştık, hata çocuk bana espri yapmış, 'Önceki hayatlarımızda Karma bizi tanıştırmış olabilir mi?' demişti... Sonra Türk olduğumu öğrenip inanmamıştı... Aksanım biraz ilginçtir benim, o yüzden mi, dedim, bir Türk için fazla zeki ve kibar olduğumu söylediği an üzerine atlayıp saçını başını yolmamak için zor tuttum kendimi... O an bile gurur duydum damarlarımda akan kandan. Onlarca Türk arkadaşımla tanıştırdım, buraya davet ettim (bu yaz geliyor hatta) ve binbir güçlükle önyargısını yıktım... Öyle bir durumdu ki, ben onun gördüğü ilk Türk'tüm ama yüzlerce Türk tanımış gibi yargıları vardı, 'herkes öye dediği için'. Derken üniversiteyi burada okumayı bile düşünmeye başladı, ailesiyle filan görüştük messenger'da... Gel, dedim, bizim milletimizin kapıları ardına kadar açıktır herkese... Ama artık bundan emin değilim...




Kaybettiklerimizle kazandıklarımız taban tabana zıt birbirinden... Değişiyoruz, ama maalesef olumlu anlamda değil... Yozlaşıyoruz, inkâra mahal yok, dejenere oluyoruz... Öyle bir durum ki bu, kurduğum cümlede bile 'dejenerasyon' hissediliyor. Kültürümüz, dilimiz gidiyor, o hoşgörü dolu adetlerimiz yerini kanlı bıçaklılarına bırakıyor... Kökeni bile bizden olmayan 'namus' adına neleri bir kalemde siliyoruz bir bilsen... (bkz. namus>nomos, Yun.)




Velhasıl, sıkılmaktayım dear okur... Deseler ki bana, 'Bugün gel, seni bir Avrupa ülkesine/Amerika'ya götürelim!' Bir an düşünmem... Def olup giderim... Zira pencereden dışarı baksam ayrı bir sorun, televizyona, gazeteye baksam ayrı bir sorun... Ayaklarını uzatıp hiç bir iş yapmadan sağa sola laf atanları saymıyorum bile...




Düşünmek illet bir olay... Ağır vergiler alıyor bizden... Kimi zaman sevdiklerini alıyor, ama adını en tepeye yazıyor, kimi zaman aklını alıyor ama benliğine dokunmuyor...


Gitmek istememin sebebi bu zaten... Gideyim, düşünmek istemeyeceğim, 'Hayat boş; eğlen, coş!' diyebileceğim yerlere gideyim... Düşünmeyeyim... Düşünemeyeyim... Ve nihayet rahatlayayım...

Haydi Yarışa(maya)lım!

İnsanlardaki para hırsı aldı başını gidiyor...
Yavaş yavaş kaybediyoruz kendimizi dear okuyucu! Bir düşünsen ya, kim o bet sesli, özentinin yandan yemişi, kültürümüzü rekre etttiğini sanan insancıklarla aynı stüdyoda olmaya katlanır? Kim bunları beğenmiş gibi yapar? Kim 71 milyona rezil rüsva eder kendini beyaz camda? Kim katlanır bütün bunlara?

Ah, merak ettin değil mi? Söylüyorum: BİZ. Evet, biz; cihanda gururuyla, adıyla, sanıyla nam yapmış Türkler... Dünyada bilinir bu; Türkler bir Avrupalı, bir Amerikalı kadar large değildir. Özsaygısı yüksektir, çabuk parlar, çabuk söner, çabuk sever, geç vazgeçer.

Hâlâ böyledir bu. Ufak bir farkla ama: Artık ödün verir oldu bir Türk bu niteliklerden, para uğruna...
Yemekteyiz der, kendine ve kutsal bildiklerine yapılan onca hakareti sineye çeker, 10 bin TL uğruna. Koroları yarıştırır, hiç bir eğitim almadan aşık atmaya başlar yılların sanatçılarıyla, yanında kendini medeni sanan tek dişi kalmış hıyarlarla... Varım, demeyi ve hiç çaba sarf etmeden para kazanmak uğrun döktüğü terleri mübarek sayar... Çoluğunun çocuğunun sesini, yeteneğini uccuz bir yapım uğruna heba eder... Ve daha neler neler...

Niye katılır bunlara TC vatandaşı? 'Para değil, eğlence' demeyin bana, siz ki Cem Yılmaz'ı, Yılmaz Erdoğan'ı, Ata Demirer'i, Beyazıt Öztürk'ü, Gülse Birsel'i, Yasemin Yalçın'ı ve daha nicelerini bağrında yetiştirmiş, Jim Carrey'i çerezden saymış milletsiniz, böyle bayat, ucuz, emekten ve içtenlikten yoksun yarışmalarla eğendiğinizi söylemeyin bana!

Yani nedir, bir kadının kocasını beğenmeyip de azıcık insanlık öğrensin, eve kolay para getirsin diye yolladığı, toplumsal ayıbımızı yüzümüze vuran yarışmalara gülüyor musunuz?
Evet, değil bu sorunun yanıtı...
Olmamalı...
Eğer öyleyse var bir sorun...
Sizde değil ama...
Bizde...
Bunu burada dile getiren bizde...
Ve onlarda...
Kültürümüzden girip eğlence anlayışımızdan çıkan; ayakkabıya yapışan sakız misali yakamızdan düşmeyen; böl, parçala, yok et zihniyetli dejenerasyon kuşağında, onlarda...
Bu gidişata dur demeyip de 'Popolin!' diye şarkı söyleyen, sevimli mi sevimli bebişlerin reklamlarını 'Fazlasıyla açık' bulup, Hadise'yi estetikten ve dekoltenin büyüsünden yoksun, çıplak yarıştıran, kendini kurul sanan onlarda...

Sosyoloji Raporu: Satıldım, Mutluyum!

{Önemli not: Sıkıcı, ruh daraltıcı ve fazla uzun bir yazıdır. Okuduktan sonraki psikolojik sorumluluk tamamen sana aittir...}

Sosyoloji Raporu
by GeVeZe

Bundan Çıkarılacak Ders: Felsefe kahrolası bir saçmalıktır! (Özellikle kızlar arasında)

Araştırma Başlangıç Tarihi: Aralık 2008
Araştırma Bitiş Tarihi: Nisan 2009
Konu: Satış Bilimi ve Kızlar



Ön Hazırlık: Saf, sevgi böceği, sadakat olayının suyunu çıkarmış, arkadaş canlısı, konuşkan, sosyal bir kız bulunması, kendisi kadar olmasa da konuşkan, sakar bir kızla tanıştırılması.



Uygulama
Kızlar konuşur, konuşur, konuştukça kaynaşır, ortak zevkler bulurlar. Ama ufak bir sorun vardır, bundan sonra Alfa diyeceğimiz sevgi böceği, diğerinden fazla konuşmakta, farkında olmadan liderlik özelliklerini frenlemekte zorlanmakta, bundan sonra Beta diyeceğimiz diğer kızın bu kadar yüzeysel oluşuna aldırmadan onunla tıpkı romanlardaki gibi sıkı dostlar olmayı istemektedir, burnunun dikine giden özgür ruhuna rağmen. Fakat Beta yan çizmekte, herkese 90 derecelik bir açıyla bakmaktadır. Başlarda bu pek de sorunmuş gibi gözükmez. Ta ki...



Gelişme
Beta içten içe sınıfın diğer üyelerini kıskanmaya, ama bunu dışa vurmaktan çekinmeye başlar. Alfa'nın cehenneme çakılası sezgileri bunu görmezden gelemese de Alfa kararlıdır, kulakardı edilecektir! Bu teknik işe yaramaya çalışırken Beta, ezik kompleksine kapılır. Alfa ona elinden gelen yardımı yaparken (ki buna hoşlanmadığı halde dedikodu sızdırmak, diğer sınıftakilerle kaynaştırmak da dahildir) gayet sıkı fıkı görünür, düşman çatlatırlar. Bu noktada herkesin aklına 'Çok muhabbet tez ayrılıkla kardeş midir?' sorusunu ve doğal olarak beraberindeki 'Her kız satar mı?' sorusunu çalmakta olan kader boş durmaz, Kahverengimsi'yi araya sokar.



Skandal
Beta, Alfa tam da 'romanlardaki gibi' arkadaşını bulmuş, ona güvenebileceğini düşünmüş, özgürlük takıntısını bir kenara koymuşken Kahverengimsi'nin dalgasına kapılır. Tıpkı bir zamanlar Alfa'ya yaptığı gibi onula iyi arkadaş olabileceğini kanıtlar. Bu sırada Alfa'dan alacağı dedikoduyu almış, platonik aşkına giden yolda ihtiyacı olan kimseleri tanımış, eziklik kompleksini atlatmış, kendini nimet sanmaya başlamıştır. Amacı Kahverengimsi üzerinde gücünü denemek, ona neler verebileceğini görmektir, çünkü artık ezik değildir ve Alfa gibi her havalı farklı kişilerle takıl... Ama Alfa'yı bunu yaparken görmemiştir ki? Neyse, ufak detaylar bunlar!



Sonuç
Alfa gerçekten kırılır. Çünkü daha önce nice nice nice benzer olayları 'sadakat', 'güven', 'arkadaşlık' safsatalarıyla yaşamış, ruhuna demirden bir zırh geçirmiştir, neredeyse hiç kimseye Beta'ya güvendiği kadar güvenmemiştir, Beta sayesinde zırhını çıkarma raddesine gelmiştir. Ama bu olaylar sonucunda katmanlarını arttırarak zırhını kuşanmış, duvarlar örüp tabular kurmuştur. Kırgındır, üzgündür. Bir de üstüne zırhının içine yakın katmanlarda başka olaylar yaşayınca Alacakaranlık'ta bile salya sümük olmuş, ama çaktırmamak için binbir takla atmıştır. Böylece yanındakiler ne kadar beter ağladığını ve gözlerindeki kızarıklığı gidermek için neler çektiğini çakmamıştır.
Beta'ya gelince... Büyük bir yozlaşma içindedir. O muhteşem mizah anlayışı bile deforme olmuş, belli değerleri toprakla kaplamış, 'Anı yaşa!' felsefesinin ...okunu çıkartmıştır. Mutlu olduğu telkiniyle yaşasa da 'satış sormlusu' görevi aslında onu germektedir. Ama 'havalı olmanın da bir bedeli var'dır.



Ana Denek Üzerine
Alfa, şaşkoloz, maloz, angut gibi sıfatları kabullenmiş, yoluna yalnız savaşçı olarak (ne olursa olsun) devam etme kararı almıştır. Ağlamaktadır, çünkü gözüne toz kaçmıştır, her şey üstüne gelmemektedir! Artık arkadaşlık, dostluk üzerine yazılmış kitaplar okumamakta, sıkı dostlara bakıp parmağını ısırmakta, arkadaşlığın, dostluğun tanımını gördüğü yerde karalamakta, bunun üzerine olan felsefeden, hatta bütünüyle felsefeden nefret etmektedir. Çünkü bu olayı bu kadar sarsıntılı geçirmesinde ve klavyesinin ıslanıp, sarışının onu öldüresiye sinir etmesinde felsefenin payı vardır. Basit bir ilkokul arkadaşlığını nerelere taşımıştır?! Sevgililerinden sonra bile bu kadar yıkılmamıştır. Aslında o, böyle durumlarda arkadaşlarına güvendiği için yı... (Son cümleyi sil)



Bundan Çıkarılacak Ders
Felsefe kahrolası bir saçmalıktır! (Özellikle kızlar arasında)
Hiçbir kız, hiçbir arkadaşına bu kadar güvenmemelidir!



(neredeyse) Sayısal Veriler

Güvenebileceğin kişi sayısı
=arkadaş + dost + çevre / 0
= TanımsıZ

Güvenmen gereken kişi sayısı
=(arkadaş + dost + çevre).0 + sevdiceğin + sen
@ 2

İhtiyacın olan arkadaş sayısı
= s(bir günde aldığın antidepresan) .2 + yaşın/2

Sahip olduğun gerçek arkadaş sayısı
=[s(çevre) + yalan yüzden + dedikodu kapasiten + haber ağın] - (sadakat yüzden + saflığın) / doğru söyleme yüzden
= ?

Tartışma
Ne alakaysa;
*The Rasmus/Madness,
*Manga/Dünyanın Sonuna Doğmuşum,
*The Rasmus/Lost and Lonely,
*The Rasmus/Madness,
*Manga/Dünyanın Sonuna Doğmuşum,
*The Rasmus/Guility,
*The Rasmus/Immortal,
*Manga/Dünyanın Sonuna Doğmuşum,
*The Rasmus/Madness, *The Rasmus/Ghost of Love,
*The Rasmus/Madness,
*The Rasmus/Livin' a World Without You
diye değişik bir şarkı listesi tutturdum, 3.ye dinliyorum.
(Evet, iki şarkı birkaç defa var...)

Ve ne hikmetse, sakinim... Üzgün bile değilim, hatta zorlasam mutlu olabilirim. Sanırım giden gitmiştir, gittiği gün bitmiştir; biz gideni değil, giden bizi kaybetmiştir...


Ödev yapmadan önce kendi ?'mi bulmayı kafama koydum, işim bitince sonucu sizinle paylaşacağım ;))

Havalı Çocuk

Bazı bloglarda görüyorum, "havalı olma yolları" adı altında binbir tavsiye, hepsi birbirinden saçma... Buyrunuz, bazıları aşağıda... En sonda da benim nacizane yorumum...



Öncelikle okula giderken saçına başına özen göstermelisin ki dikkat çekebilesin.En önemli kural ise kendine güvendir.Hiç yalan atma.İçinde hep bir mutluluk olsun.Eğer hiç yalan atmazsan öğretmeninin gözüne girersin.Ama sakın derslerini aksatma.Güzel bir kahvaltı yap.Dinç görünmelisin.Derslerde bol bol parmak kaldır.Eğer parmak kaldırma korkun varsa ya çalışmıyorsundur yada yanlış çıkarsa diye düşünüyorsundur.Hiç önemli değil.Kendine güven.Eğer güvenemiyorsan güveniyormuş gibi numara yap.Bir süre sonra bu numaranın gerçeğe dönüştüğünü anlayacaksın.DAHA FARKLI YOL:
Arkadaşlar şimdi size kısa yoldan nasıl havalı olcağınızı yazıcam.Öncelikle giysiden başlayalım:
*Eteğini üstten kıvır.
*Gömleğini dışarı çıkart.Eğer yasaksa ceket giy belli olmaz ama kıvıradabilirsin biraz.
*Eteğine rozet tak(1 veya 2 tane olsun fazla abartma:))
*Saçlarını tenefüslerde ve salmana kızmayan öğretmenlerin dersinde sal.(mutlaka öle 2-3 öğretmen vardır.)
*Derste bacak bacak üstüne at.

Ve davranışlar:
*Kendini kanıtlama çabasında olma.Cool ol.Ama gülümsemeyi unutma!
*Erkeklere karşı çok rahat ol.
*Derslerine çalış..Derslere ve eğlenceye yeterince zaman ayır.Sınavlara çok ama çok iyi çalış!(birkaç gün önceden başlayarak hergün 2-3 saat çalış)

Bunlar kesin kes işe yarar!






Güler miyiz, ağlar mıyız?



Merak ettiğim bazı konular var... Akademik dürüstlük yapıp adresini vermek isterdim fakat yanlış anlaşılmamak için yazmadım. Eğer bu yazıyı okursan bir gün, hemen söyle, ekleyiveririrm linkini. Amacım kendisini küçük düşürmek, kınamak değil. Sadece bazı meraklarım var...


Not: Yazıyı blogundan aldığım arkadaş:(Güzelim, blogunu bir süredir okuyorum, tesadüfen bu yazıyı görünce tutamadım dilimi. Kırdıysam seni, intikamını alabilirsin... o Beren'e söv say, rezil-rüsva et...) Beren kod adlı şahıs benim, yorumumu yayınlamama hakkına sahipsin, sesim çıkmaz bu konuda. Ama o yorum sadece basit bir tavsiye, bir iki merak. Yaşca senden büyüksem ukala bir abla tavsiyesi, küçüksem de kendini bilmez bir bücürün tavsiyesi. Seni kırmak istemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Söylemek istediğin bir şey varsa, bağırıp çağırıp beni rezil etmek istiyorsan ya da başka bir şey için, Hakkımda bölümünden veya bu yazıyı yorumlayarak ulaşabilirsin bana. Her türlü tepkine açığım.

Not2: Bu konuda yazı yazan bir dolu blogcu var... Google'dan bir aramaya bakar, parmaklarınızın ucunda... (ya da burada ve burada, bi de bu ve bu var)




Şimdiii, olayı irdeliyorum...

Nedir bu havalı olmak? Ne işinize yarar havalılık? Sınıfın en yakışıklı çocuğu size çıkma teklifi mi eder? Ayaklarınıza mı kapanır? Her kapı önünüzde açılır mı? Herkes sizi sever mi?


Nasıl havalı oluruz? Saçımızı açıp elektriklendirerek, ağzımızda guatr varmış gibi konuşarak, her erkeği keserek havalı mı oluyoruz?


Eteği kıvırmak ne zamandan beri kaşarlık alameti değil?


Ne oldu da bütün bu ucuzlukları yapanlar 'havalı' oldu?


Görmeyeli havalılık tanımı upgrade mi etti kendini?


Saçlarını salınca ne gibi bir fark atarsın 'rakip'lerine?


Eteğindeki rozetler nasıl bir saygınlık kazandırır sana?


Herkese pislik gibi baksan ne geçer eline?


Bunları yapınca popüler mi olursun, şırfıntı mı?


Bunlara tatminkâr cevaplar verebiliyor muyuz?


Peki ya bunları yapınca ne oluyor? Yani bir insanı 'hava' katsayısına, cüzdanındaki paraya, cümle içinde kullandığı 'abiiii'lerin sayısına, tavladığı erkek niteliğine, kıyafetlerinin aavro cinsinden ederine göre mi değerlendiriyoruz? 'Ezik'lere bulaşmayıp, zaten pasif yapılarına bir sille de biz atmış olmuyor muyuz? Böyle her yakışıklıya pas verip, her sırıtana öpücük atıp, sosyal statü ve servetle doğrudan alakalı arkadaşlıklar kurunca mutlu mu oluruz yoksa 'UCUZ' mu? Banel mi oluruz, yoksa insan gibi insan mı?


Biz bunları yapınca yanımıza üşüşenler arkadaş oluyor mu? Bize bu suni halimizle çıkma teklifi eden erkek bizi gerçekten sevmiş mi oluyor? Bütün bu 'hava'mızı kaybettiğimizde hâlâ arkadaş gibi, sevgili, yâr gibi yanımızda olular mı?


Emin miyiz bunlardan gençlik? Emin miyiz?


Bu 'hava' olayı bizi yaşamımıza yön veren bir stil, bir akım mı, yoksa sadece Beyonce, Kate Moss, Avril Lavigne gibi sevdiğimiz ünlülerin stillerini karıştırıp görüntü kirliliği mi teşkil etmemize neden oluyor? İnsan gibi mi davranıyoruz 'havalı' iken? Dilimizi deforme etmeden mi, beynimizin konuşmadan sorumlu bölgesi ezilmiş gibi mi konuşuyoruz?


En önemlisi, kendimizi ortalıkta bu kadar yelloz yelloz gezerken güzel buluyor muyuz? Aynada kendimizi Tiki gibi görünce mutlu mu oluyoruz millet? Kendimize bu kadar şekilci, pardooon, cool olmayı yakıştırıyor muyuz?


Peki biliyor muyuz, cool olmak bu değil, havalı olmak bu tanımların içinde verilmemiş.


Biliyor muyuz, ihtiyacımız olan şey havalı olmanın ipuçları değil; insan olmanın, arkadaş olmanın, modanın içinden kendimize yakışanı bulmanın, arkadaş seçimini doğru yapmanın, KENDİMİZE ait bir tarz sahibi olmanın ipuçları...


Bu kadar şekilcilik kimseyi mutlu etmez, insanlar kıyafetleriyle ağırlanıp fikirleriyle uğurlanır. Omuzlarda girip küfürlerle çıkmak da, hayalet gibi girip kahraman gibi çıkmak da var işin ucunda. Güzel olan tarafı ise, bu ikisi içinden seçim yapabilecek olmamız.


Farkında değil miyiz, kimimiz içe dönük, kimimiz sosyal, kimimizin burnu hokka gibi, kimimizin gözleri badem gibi... Kimimizin dudakları dolgun, kimimizin saçları muteşem... Farklıyız birbirimizden, duygusal ya da fiziksel, FARKLIYIZ. Çünkü hepimiz toplumun apayrı bir rengiyiz, hepimiz kırmızı, hepmiz mavi olursak toplum olmayız. Bir puzzle'ı birbirinin aynı parçalarla yapamazsınız. Farkımız bu yüzden.


Kimimiz doğuştan lider, kimimiz ise yatıştırıcı, sakinleştirici. Çünkü herkes gaza getirirse, herkes yönetir ya da herkes yönetilirse, FARKımız olmaz, biz biz olamayız, toplum içinde yaşayamayız.

Faklı olmak değil mi asıl amacımız? Hava tutkmuz buradan gelmiyor mu zaten?

Evet, evet, evet...

Havalı mı olmak istiyorsunuz? Hiçbirinizin formüle ihtiyacı yok...


Stil danışmanı mı? Olabilir...


Psikolog? Belki...


Formül? Asla! Çünkü formül sizsiniz, formül i-çi-niz-de! Evet, sizde!


Kimseye dibinizin düşmesine gerekyok ki!


Medyanın, kuyruk acısıyla yananların, hayat felsefesi ye, iç, boşalt olanların dayattıklarına kimsenin ihtiyacı YOK ki sizin olsun!