biz de abarttık ama kekini kabarttık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biz de abarttık ama kekini kabarttık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Magazinsel Bir Mucizenin Analizi

Sabahın -benim için- hayli erken saatlerinde bürodan bildiriyorum dear okur. Çok meşgul olmama rağmen magazin haberlerine vakit ayırdığım yetmiyormuş gibi hadi dedim, bu denli müjdeli bir haberi siz de duyun.

Na burda diyor ki Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan'ın sevgilisi Sinem Kobal nihayet gözlerimize Clockwork Orange stili işkence çektirmekten vazgeçip kamera arkasına yol alıyormuş.

Parmaklarım olması gibi ulvi bir haslete sahip olduğum için konu hakkında yorum yapmam gerektiğini hissediyorum.








Küçük Sırlar’ın başrol karakteri Su’ya hayat veren (1) Kobal, kendi yapım şirketiyle televizyonlara program yapıp, satacak. (2) Ve çok özel oyunculuk projelerinin dışında, (3) kamera arkasına geçerek hayalindeki projeleri gerçekleştirecek.

Ayakligazete.com’ın haberine göre, Hatta ilk projesi için TRT’yle (4) masaya oturdu bile. Genç yıldız, şu sıralar ünlü oyuncularla röportajların ve kamera arkası özel görüntülerin (5) yer alacağı programının görüşmeleri için İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyor.

Sevilen gençlik dizisi Küçük Sırlar’ın başrolünde yer alan Sinem Kobal, sezon boyunca dizideki öpüşme sahneleri yüzünden Arda Turan’la yaşadığı krizlerle hep gündemdeydi. Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan’la (6) evliliğe yelken açan bir ilişki yaşayan Kobal, sevgilisinin de karşı çıkmasının etkisiyle dizinin senaryosundaki öpüşme sahnelerinde oynamamıştı. (7)

Arda Turan da Sinem’in yapımcılığa geçmesine destek veriyor. Güzel yıldızın, kameranın önünde olmasındansa, arkasında bir iş seçmesini telkin ediyor. (8)



1. hayat veren: Şimdi burada ufak bir problem var. Yani ben ve normal insanlar 'hayat vermek' gibi bir tabiri gerçekten yetenekli oyuncular için sarf ederiz.
Mesela; "Severus Snape'e hayat veren Alan Rickman, '97 yılında The Winter Guest isimli filmde de yönetmen koltuğuna oturmuştur." doğru ve onaylanan bir cümleyken; "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor." cümleciği eşyanın tabiatına aykırı olup, pek çok çevrede tepki gören, onaylanmaz bir cümledir.
Arka sıra, evladım gülünecek bir şey varsa söyleyin hep beraber gülelim. Hallah hallaaaaah. Evet nerede kalmışık; 'İlla ki bu cümleyi kuracağım, bu cümlesiz yaşayamam, hayatım boyunca bu cümleyi söylemek için yanıp tutuştum.' diyorsanız uygun bir noktalamayla bu gramer faciasını lehinize çevirebilirsiniz: "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor(!)" ya da, "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor."
Yazı dilinde uygun kullanım böyleyken, konuşma dilinde yükleme kazandıacağınız alaycı bir dudak bükme sizi muhabbet ortamının kralı yapabilir. Duydunuz zilin sesini, ders bitmiştir. Yazılıda da çıkar bunlar.


2. satacak: Eğer ki bir daha kameranın önüne geçmeyeceğine söz verirse çok deli satar söyleyeyim. Ben kendi adıma bütün kopyalarını satın alabilirim. Ama dizide güzel kız kontenjanından yer aldığını -oynadığını demiyorum dikkat ettiysen- düşünürsek, görünmediği yapımlarının elinde patlaması da pek tabii muhtemel, sevinemk için bekleyip görmek lazım.


3. çok özel oyunculuk projelerinin dışında: Şimdi bana herhangi biri 'çok özel oyunculuk projesi' derse fesatlaşırım. Acayip fesatlaşırım. Ama söz konusu Sinemciğim olduğunda aklıma naif şeyler geliyor. Mesela Oyunculuğa Giriş 101 dersi alması gibi. Ya da balmumu heykelini yaptırıp kamera karşısına onu koyması gibi -ki galatasaraylı milli futbolcu arda turan'ın kıskançlık krizlerine birebir- sempatik şeyler.
Bir bunları düşünün, sevinin. Sonra da bunların dışında bir şeyler yapmak istediğini düşünün, üzülün.


4. TRT'yle: TRT'nin tiyatro oyuncularıyla çalıştığı yapımları pek seven biri olarak bu gelişme karşısında küçük dilimi yutmaktan kendimi alamadım.


5. kamera arkası özel görünütüler: Bak yine fesatlaşıcam ama fesatlaşamıyorum. Zira gözümün önüne prompterdan okurken satır atladığını fark edip kahkaha atmaya başlayan, yüzündeki birtakım fondöten zerrecikleri yok olduğu için panikle kulise kaçan, ne söyleyeceğini unuttuğunu otuz saniye kadar sonra fark eden sempatik bir sarışın geliyor. Hehe. Yirim.


6. Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan: Koskoca haber metinndeki kayda değer tek edebi partikülü buldum çıkardım. Nasıl uzun bir tamlamadır Yarabbi, futbolcu Arda Turan de geç. Hatta futbolcu bile deme, hepimiz Arda Turan'ı tanıyoruz. Bu ne etiket kaygısıdır yahu. Resmen sanatlı bir anlatım söz konusu.


7. oynamamıştı: İşte bu Türk halkının şansıydı. Hatırlar mısınız bilmiyorum, -ki niye hatırlayasınız saçma bir dizinin saçma bir sahnesiydi ya, usulen soruyorum.- bir bölümünde -yalnız hatırlar mısınız diye başlayıp araya bir kısa çizgi sokuşturmamla sıkıntıya girdiğini fark etmedim değil dear okur.. *hatırlar mısın? *neyi?!!!- bu baş kahraman Su depresyonlara girip girip çıkmış, kendini bir fotoğrafçının kollarına atmıştı. Sonra da sözde şuh bakarak poz vermişti.

İşte o bakışlar var ya, günlerce kabuslarımın baş kahramanı oldu. Yani oyunculuk yeteneği böyle bir şey, nasıl da etkilendim.. Düşündükçe tüylerim ürperiyor.
İşte bu şuh bakamayışlı oyucunun bir öpüşme sahnesinde oynaması fikrinin bile eline hiçbir Alfred Hitchcock filmi su dökemez.


8. Arda Turan da Sinem’in yapımcılığa geçmesine destek veriyor. Güzel yıldızın, kameranın önünde olmasındansa, arkasında bir iş seçmesini telkin ediyor. : Yazıyı burada bitirip yorumu okuyucuya bırakıyor, Arda Turan'a hınzır bir gülüş yolluyorum.

Haddini Bil Triko

Çok düzenli biri olduğum için bugün soyunma odasında sevgili triko hırkamı düzenli, katlanmış bir biçimde kıyafet çantama yerleştirdim.
Bunun verdiği huzurla Beden Eğitimi dersinde hopladım, zıpladım, voleybol oynadım, futbol oynadım.

Ders bitiminde yeniden soyunma odasına döndüğümde ne göreyim! Benim özenle katladığım triko hırkam çantanın içinde hunharca buruşmuş, yüzsüzce kat izi olmuş, terbiyesizce dağınık duruyordu. O sahneyi gördükten sonra sinirden elim ayağım titredi. Bu nasıl bir terbiyesizlik, bu nasıl bir serkeşlik, bu nasıl bir işgüzarlıktı, bu nasıl bir!!!

Müsaadenle dear okur, buradan triko hırkama sesleneceğim..

Sen ki ne kumaşsın, ne de eli yüzü düzgün bir örgü.. Sen ki ne kışlıksın ne de yazlık.. Sen ki ne kalınsın ne ince.. Buruşmak senin ne hadddine! Ütülesem ütülenmezsin, çekiştirsem düzelmezsin; behey ıspanakzade şimdi geri geri çık huzurumdan.. -sülüman'ın huzurundan çıkarmış gibi, popo gidilen istikameti gösterecek şekilde. trikosun, anlamazsın diye bir de açıklama yapıyorum.-


Meclis uğraştığı boş işleri bırakıp trikoların buruşmasını yasaklayacak yasa tasarısı üzerinde çalışmalı. Evet, doğru duydunuz alçak trikolar, buruşmanız kanunen yasaklanmalı. -buruşmuş bir triko görünce insanda ne moral kalıyor ne de yaşama sevinci..-

Nasıl Delirdim | Bir Ergenin Sarkastik Macerası

Mardin/Derik'ten size seslendiğim şu dakikalarda manyak gibi sağımı solumu kolaçan ediyor, arada bir de Shakira vari 'shake shake it' hareketlerine gark oluyorum. Zira her tarafta sivrisinek var. (Mardin'de ne işim var? Annem mecburi hizmet için 350 günlüğüne burada. Anneannem ve ben de manevi destek için geldik.)

Ne şartlar altında olduğumu anlattığma göre aksiyon sahnelerine geçiyorum dear okur. Ufak dil sürçmelerini mazur gör.

Ehhem. Öhhöm. -boğazımı temizledim.-

***

Tarih 20 Temmuz 2010, mekan Sun Express Mardin uçağı. Geveze kulaklarında Tanju Okan, bir yandan kafasını sallayıp bir yandan da kitap okumaktadır. -multi tasking.- Derken tuvalete gitmesi gerektiğini fark eder. Tam ayağa kalmışken anons yapılır:
"Nütfen nerlerinize toturup nepniyet kmerlerinizi bağlayınnığz."

Haliyle Geveze koltuğuna geri oturur.

***

Aradan bir vakit geçer, havaalanından koştur koştur emniyete gidilir. Yeşil pasaport için parmak izi verilmeden önce Geveze yine koştur koştur tuvalete gider.

Tam burada ekran kararır. Tekrar aydınlandığında Geveze'ye yakın markaj dalınmaktadır. Geveze'nin suratında ablak, şaşkın, korkmuş, ürpermiş, midesi bulanmış, gözleri yaşarmış, kindar, agresif bir ifade hüküm sürmektedir.

Derken ekran yine kararır. Aydınlandığında jimmy-jib tuvaletin deliğine doğru koşturmaktadır. Delikte ise bir Samsung j700 + 1 gb bellek kartı + hatıra fotoğrafları + telefon numaraları + önemli olayların kayıtlı olduğu takvim dönüp durmaktadır. Dönüp durmaktadır. Dönüp. Durmaktadır.

*** burada reklam girer***
*Onlarınkiy gibi bir yaşamınız olmayabiliyr ama onlarınkiy gibi bir arabanıız olabiliyr. Magnum Gold yiyin Bentley Continental cii tii bişey KAZAN[maşansınıyakalay]IN.
*Arkgo traş jéli. Odom gıbi bakım. -é=hayli açık e.-
*Tütttütütütüüütü. Dimmes limonata. Katkı maddesi içermeyen tek limmonata.
-burada messenger titrer, reklamların kalanını kaçırırım.-
*Mola Bitdi. Coca Colayle keyif sürüyor. Eaaeeaaahhhhş.
***burada reklam biter***

Geveze'nin ağzı önce 'Eedriyıın' der gibi büzülmüş, sonra 'Haaaay seniiii' der gibi açılmıştır. Sonra kapanmıştır. Sonra limon yemiş gibi olmuştur.

Kolları ileri doğru uzanmış ama sadece uzanmıştır. Ve Samsun j700 bütün haşmetiyle tuvaletin deliğine 'şlop' diye düşmüştür. Ekran kararır.

***

Geveze annesini çağırmıştır.
'Ahhahahah. Anne nooldu biliyoo musuan... Ahhhhahah. Telefonum tuvalete düştü. Ühüüüvvaaaaa. Telefonum. Ühüvvaaa. Fotoğraflarım. Ühhüü. Tuvalet. Ühüvvvaaaa. Takvimim. Ühüv. Telefon rehberim. Ühüv. Tuvalete düştü. Ühüvvaaaaaaaa. Düştü. Ahahah.'

Ve anne ben-sana-söylemiştim bakışını yapar. Sonra da;
'Keşke tuvalete girmeden önce telefonun bana verseydin. Hep de cebinde taşıma onu derim ama.' der. Ardından Geveze avaz avaz konuşur:
'Teselli et beniiğ. İstemeden olduuuğ. Cebim çok dardı aslındaağ. Teselli et beniiiiiğ. Tesellliiiii. Senin yüzündeeeen. Eveeeet, senin yüzündeeeeeen.'
'Önemli değil, yenisini alırız. Ama dikkat etseydin keşke.'
'Aceleden unuttuuuaam. Ama senin yüzündeen. Bana hatırlatabilirdiin. Ama hatırlatmadıın. Cebim de dardı. Düşüverdii. Senin yüzündeen. Hatırlatabilirdin. Dardı cebiiiim. Dardııı. Düşmezdiii. Cebiiim.ÜHÜVAAAAAAĞĞAAAHAHAHAHAHAHAHAAAAAH.

Ve ardından görevlilere haber verilir. Ama telefon çıkartılamaz zira delik neredeyse bir metre kadar derindir. Çıkartılmasına imkan yoktur.

Bu Filmden Çıkarılacak Dersler
*Geveze sakar DEĞİLDİR. Sadece kazaya yatkındır.

*Bir ergen;
a. Her zaman haklıdır.
b. Haklı olmadığı zamanlarda a maddesine göre davranılır.

*Bu olanlar tamamen Geveze'nin annesinin suçudur. Çünkü;
a. Geveze'yi sürekli 'Telefonunu cebinde taşıma.' diye uyardığı için şapşallaştırmıştır.
b. Tuvalete girmeden önce Geveze'nin telefonunu almamıştır.
c. Geveze'yi suçlamamıştır.
d. Geveze'nin cebinin dar olduğuna inanmamıştır.
e. Geveze'ye acele ettirmiştir.
f. geveze her zaman haklıdır. bonus track: Ve masumdur.

*Para biriktirmek zor iştir. Hakikaten. Anneyle ananeyi söğüşleseniz bile.

*Geveze'ye acilen N97 alınmalıdır. Çünkü o tuvalet deliğine sığmaz. Yoksa başka bir nedeni yok. Yok tabii.

*Kurallara ve anonslara uymak kötü bir şeydir. Sırf kurallara ve anonslara uyduğunuz için;
a. Telefonunuz tuvalete düşebilir.
b. Hepsi annenizin yüzünden olabilir.
c. Daha önce telefonunuzu cebinizden düşürüp tekrar bulmanıza ve zilyar defa uyarı almanıza rağmen olanlar olabilir. Ama ergenseniz masumsunuz.
d. Gideceğiniz yere geç kalabilirsiniz.
e. Kazulet olabilirsiniz.
f. Saf konumuna düşebilirsiniz.
g. Ya da hiçbir şey olmaz.


Yarınki Derik macerasını bayiinizden ısrarla isteyiniz. Zira yarınki macerada aksiyon, romantizm, kan, revan, yara, bere, sarımsak, tuz ruhu, tornavida, vahşi hayvanlar ve entrika göz dolduracak.

Bunu ben bile hayal edemezdim. Stephen KING

Benim kitaplarımın daha edebi hâli. Geveze bunu nasıl başardı anlamıyorum. Dan BROWN

Çöl ikliminde geçmesine rağmen bize bizi anlatıyor. Seattle Times

Benden daha boş ve popüler olamaz. İmkanı yok. Stephenie MEYER

Ticar... Yani edebi tanıtımlarımıza yeni bir form ekliyor: Çok okunan. Bestseller listelerinin köküne kibrit suyuu! New York Times

Bu öykünün filmini çekmeyi planlıyorum, çok etkilendim. Başrollerde radikal bir değişiklikle Johnny Bonham Carter ile Helena Depp'i oynatacağım. Tim BURTON

Olay Mardin'de geçiyor. Woody ALLEN

Edito: İvit, bu muhteşem övgüleri toplayan harikuleyt yazım, iştee burda:

http://gevezenindunyasi.blogspot.com/2010/12/yeni-baslayanlar-icin-mardin-2-bir-nevi.html

Ya Ben Elbiseyi Alırım, Ya Da Elbise Beni!

Yukarıdaki cümlenin telifi bana aittir. İtirazı olan? :Pp

Malumunuz bu sene mezun oluyorum. Bana sorarsanız tamamen bir zamanlama hatası, zira ben daha yeni anaokulunda hamurdan Edi - Büdü yaptım; derken mezun oluyoruz hobaaa, dediler.
Alışverişi hiç sevmediğim için sınava beş kala kıyafet almaya çıktım. Koskoca İzmir koskoca değilmiş onu anladım. 11 saat boyunca gezmediğimiz semt kalmadı, Kemeraltı'ndaki nişanlık zımbırtılarını satan yerlere bile baktık. Hatta bir ara kenar mahalle güzeli Güllü oldum, sağı solu pullu payetli, taşlı boncuklu elbiselerle Angeline Jolie bile taşralı kalırdı o parizyen Geveze'nin yanında.

Nihayet mezun olmaktan vazgeçmiştim ki teyzemin lojistik desteğiyle bir mağazaya daha girdik ve elbiseyle çıktık. O yorgunlukla hemen beğeniverdim elbiseyi, şimdi bakıyorum da iyi bir seçim olmuş.

Fakat bu seçimi yapana kadar 6-7 kadar satış görevlisine kafayı yedirttiğimi sanıyorum. Zira hepsi benim 'abiye' -isminde meymenet yok- elbise ile 'normal, günlük, sıradan' elbise arasındaki farkı bilmediğim konusunda hemfikirler. Ama onlar da şunu bilmiyorlar ki zavallı Geveze'cik okul forması dışında etek türünden bir kıyafet giymeye vakıf olamamış..

Ama buradan yetkililere sesleniyorum, lütfen bırakalım bu bürokratik tavırları, doğal olalım. Kot pantolonla mezun olalım, kendimiz olalım.

Ve bu arada, ilk topuklu ayakkabımı tamşuanda giyiyorum ve şunu gördüm ki topuklu ayakkabı üzerinde Beren Saat'ten daha çok zıplıyorum. Yeter, kadın milletine dayatılan bütün dogmalara yeter. Kravat takarım hiç problem değil; şu elbise arama işkencesinden sonra beyaz bayrağı göndere çektim.

Sayı İmparatorluğu

Merhabalar dear okur. Velilerin öğrencileri can hıraş fen liselerine kaktırdığı şu günlerde çıldırmanın eşiğindeyim.

Aslında her şey milyarlarca yıl önce big bang ile başladı.. Evrile evrile Cro-Magnonlar oluştu. -hepimiz sümüklü bir selülozdan geldik, selüloza gideceğiz.- Cro-Magnonlar devrinde el aletleri, kaldıraç ve benzeri mühendislik dehası ürünler çok ama çok popülerdi. Bu yüzden bu muhteşem ürünleri yapmaya vakıf olanların kabilede eli yüzü düzgün -bir Cro-Magnonun en düzgün hali işte, Heidi Klum ya da Johnny Depp beklemiycen okur- pek çok talibi oluyordu.
Derken sayılar icat edildi, mertlik bozuldu. Bir defa iki çizik atmayı başaran her Cro-Magnon kültürlü oldu, eline her geçeni ölçmeye biçmeye, mağara duvarlarına abes tarihlerde biten takvimler karalamaya başladı.

Modern insana yaklaştıkça sayıların imparatorluğu gücüne güç kattı, bir ülkeye veya kültüre özgü olmamasından mütevellit sınırlarını genişletti. Modern insana on kala ise en parlak dönemine adımını attı. Rönesansla birlikte bilim yükseliyor, en büyük dayanağı sayılar yepyeni keşiflerle tüm dünyayı şokluyordu. Bu sırada ne dil ne kültür ne de sanat boş durmadı, fakat kahretsin ki bilim her yerdeydi! -o her yer neresi 15 senedir çözemedim.-

Derken 2000lere, sözde robotların tüm dünyayı işgal edeceği yıllara geldik. Geri zekalı bir Cro-Magnonun yanlışlıkla bulduğu sayılar sağda, solda, orada ve burada. Mühendislik hâlâ en baba mesleklerden sayılıyor, üniversitelerin mühendislik veya sayısal bölümlerindeki öğrenciler hayattan kopuyor. Ama bölümlerini sevdikleri sürece eleştirmeye hakkım yok tabii ki. Ama aynı şekilde hiçbir insan evladının beni hiç ilgim olmayan sayısal bölümlere ittire kaktıra yollamaya da hakkı yok.

Ama fak dı sistımımız, canımız ciğerimiz ülkemizde devletin tekelinde bulundurması ve hiçbir şekilde paralı olmaması gereken eğitim ve sağlık sektörlerini bilimum ticarethaneden bozma kurumlar işgal ettiğinden dolayı; bir dönemin sayısalcı ihtiyacından doğan fen lisesi popülaritesini kaybetmeye hiç mi hiç niyetli görünmüyor. Özel okullar hâlâ fenlere gönderdiği öğrenciler kadar konuşuyor. Veliler de fen liseleri öğrencilerin tepesine kuş konduracak sanıyor, resmen üzerine atlıyor.
Bir de katsayı muhabbeti var ki akıllara zarar bir paradoks. Bu nedenle SAYISAAAL düşünen öğrenci fen lisesine gider, EŞİİT AĞIRLIIIIIIIIK düşünen öğrenci, SÖZEEEEEL düşünen öğrenci anadolu lisesine, sosyal bilimler liselerine gider. Diplomat ya da sosyolog, o da olmadı etimolog olacak bir Geveze SAYISALCI DEĞİLDİR; SAYISALDAN NEFRET EDER, FEN LİSESİNDE İŞİ NEDİR?! -gözünüze soktuğum için özür dilerim, agresifim sanırım birazcık.-

Ve asıl bomba soru, Geveze aşağıdaki diyaloğun baş kahramanı olmak zorunda mıdır??

Teyze: Ee SBS nasıl Geveze?
Geveze: Güzel, iyi.
Teyze: Puanın kaç puanın, onu söyle bakiim bana.
Geveze: İyi iyi, hoş.
Teyze: Kaç?
Geveze: Güzel.
Teyze: Gevezeee?
Geveze: ......... kadar bişey işte.
Teyze: Hımm, nereyi düşünüyordun ki sen?
Geveze: BAL ya da Amerikan Koleji, kararsızım. Amerikan Koleji'nin epey artısı var ama ideolojik olarak da devl...
Teyze: Fen lisesine gitmiycen miuiuueeee?!
Geveze: Ben aslında sayısaldan hoşlanmıyorum. O yüzden fen lisesini seçeneklere hiç katmamıştım.
Teyze: Ama senin bu puan BAL'a fazla gelir.
Geveze: Gelsin. Olmaz bişey.
Teyze: Ama fen lisesi...
Geveze: Fen lisesi sayısal düşünenler için mantıklı bir seçim. Ben sayısaldan hoşlanmıyorum.
Teyze: Olsun çocum git sen bi bak ortamına filan. Ordan da diplo sosyo eti olursun.
Geveze: Yok ama; bir kazancım, bir artım olmayacak ki fen lisesine gidip..
Teyze: Olmaz olur mu hiç Gevezeciiim...
Geveze: Hahah, doğru söyleyin; komisyon mu alıyorsunuz fen liselerinden?
Teyze: Huh? Yok canım, fen lisesi prestijlidir diye söyledim ben.
Geveze: Olsun, ben fensiz prestijli lise düşünüyorum yine de.
Teyze: Ama fen lisesi... FEEEEEEN!!! Hem de FEEEEEN!!! FEEEEEN!!!

Bir Zamanlar 86lık Ama Gururlu Bir Genç Vardı

Nihayet II. Dönem II. Yazılı Sezonu'nu geride bıraktık. Rahhhaaaaaat bir nefes aldım, mutluyum.

Ama konu bu değil okurcum. Konu, bazı insanların üniversite okuyup, öğretmen olup, özel bir okulda hayvan maaşla çalışmasına rağmen ekşi ekşi, egoist egoist şeyler yapması. Hayır merak ediyorum, kim zorluyor bu insanları öğretmen olsunlar diye.

Öğretmen: (yazılı kağıtlarına bakıp yorum yapıyor, aklına gelince de notu söylüyor.) Geveze.. Hmmm.. 90. Yükseltmen gerek bunu.
Geveze: Niye ki? 100 üzerinden değerlendiriyorsunuz değil mi?
Ö: Evet.
G: 90 güzel not işte. Değil mi?
Ö: Benim yardımımla 90 oldu o not.
G: Eee. (şaşkınlık) Teşekkür ederim o zaman.
Ö: Güzel notmuş. Ben yuvarlamasam 90 olabilir miydi? 90lık öğrenci misin sen, hı? Bir de iyi diyor. Ekstra not verdim sana ben.
G: E iyi. Sağ olun, teşekkür ederim.
Ö: Teşekkür et tabii. Konuyu anlatmayabilirdim. Kazık sorular sorardım. Rüyanızda görürdünüz bu notları. Derste uyu uyu 90 al. 90lık öğrenci sanma kendini, değilsin çünkü.
G: Allaam ya. Bu kadar içinize oturduysa geri alın o zaman verdiğiniz notu. Siz de rahat edin ben de rahat edeyim.


Sonuç: Öğretmen kişisinin eklediği koskoca 4 puan geri alınır, cebine girer. Mutlu mesut yaşasın o koskocaman 4 puanla. İstemiyorum ben 90 filan. 86lık öğrenciyim ben.

Sopalanan St. Valentine ise, Bize Ne Oluyor ki?

Ben bir sorumsuz, tembel ve utanmazım; haklısınız okurlarım. Ama var yaaa, insan tembel olmayagörsün, bütün tatil ödevlerini bir haftada yetiştirmek için kendini paralar durur. Sonra da 'Eyvah deneme. Eyvah dershane. Eyvah anne. Eyvah eyvah.' diye diye dolanır durur.

O değil de yine bir 14 Şubat daha geride kaldı. Yaşa kapitalizm der, neredeyse benim kadar sap dostlarıma selam ederim :P

Efeenim, 14 Şubat günü dershanem vardı benim. Öğle sularında evden çıktım ki eyvahlar üstüne eyvahlar. Sanki canavarın biri geçen seneki tüüüm 14 Şubat süslerini yemiş, üstüne de tatlı olarak yılbaşı süslerini mideye indirmiş ve hazımsızlık sonucu her bir yana kusmuş. Pembe, pembe, pembe, pembe, kalp, pembe, kalp, pembe, çift, pembe, kalp, çift, çift, çift, kalp, kalp, kalp, hediye paketi, kırmızı, pembe, kırmızı, sap, pembe, çift, sap, sap, kırmızı, kalp, kalp, kalp, sap, kırmızı, çift, sap.

Ahtapot gibi birbirine sarılmış sevgililer sokakta 'Minnoşuuuuuğğğm!' diye diye yürüyorlar. Önümde emomsu tikimsi -tamlamaya bak breh :))- bir hatun kişisi telefonda kankisiyle konuşuyor:
-Var yaa, Sevgililer Günü'nde terk etti beni dangoooooz. Pislik şeeeay. Ühühühüh. Hem de 14 Şuğbuuuuuuaaaat! Ben onu yanlığş tanımışığm, öyle dedi. Sorun da ondaymış, HAH. Bağlanma sorunu kızım, ühühühü. Türlerin Gelişimi'nde yazıyormş, bu erkekler doğaları gereeeği bağlanamıyomuş. Ühüh. O değil dee, hediyem elimde kaldı yaaa. Napcam ki ben onuuğ. Hıçk. Yaa evet, kontör paralarım gitti. O değil de Hüsamettin'e versem kesin yanlış anlar di mi pis sapııııığk. Hıçk.


Gerisini duymaya katlanamayacağımı fark ettim ve adımlarımı hızlandırmak suretiyle ortamı terk ettim dear okur. Ve bendeki şansa bak ki, 14 Şubat'ta sevgilisinden ayrılan bir kızı pat diye yolda yakaladım. Hayır nasıl bir şanssa bu, denemelerde salladığım sorularda da gelsin beni bulsun lütfen.


Aslında bu bahsi geçen kızcağızla oturup uzun uzadıya konuşmak, Freudyen kişilik analizleri yapmak isterdim ki vaktim yoktu. Kader.
Ama benim asıl öğrenmek istediğim şey şu:
Zopayı yiyen St. Valentine, asi olan St. Valentine, gençleri evlendiren St. Valentine. İyi hoş da bize ne oluyor?

St. Valentine kim ola?

Böylece Badem Gözlü Olurum

-Seni anlıyorum Joanna; hayatının en zor 3 yılına dair bir fikrim var!
-Ah, ne kadar anlayış-ühhü-lısınız... P-peki hangi yıllar onlar?
-Ah, ortaokul yılları, ergen böcüğüm benim!

Amerikan kültürüne dair bööörk bir alıntıyla başladığıma göre konuyu az çok tahmin edebiliyorsundur dear okur, her zamankinden daha çok beynini didikleyeceğim; okumamakta serbestsin...
...

Son birkaç gündür her halta ağlıyorum, ömrüm boyunca döktüğüm gözyaşı rekorunu toplayıp ikiye katladım sanıyorum.. Hatta zorlasam ağlama dalında Nobel neyin alabilirim.

Marley & Me'nin sonunda ağladım, kolumu duvara çarptım ağladım, uykum geldi ama ödevim bitmediği için ağladım, tırnağımı derinden kesmişim ona ağladım, gözlüğümü kırdım ağladım, Dedektif Kurukafa - Suratsızlar'ın sonunda ağladım -bence de oha-, hapşurduktan sonra burnum aktı ağladım, yazılıdan 100 alınca mutluluktan ağladım, tavuklu pilavı görünce ağladım -bunu neden yaptığıma dair bir fikrim yok-, yanlışlıkla yarı sahadan basket attım ağladım, okuduğum kitabı bitirdiğim için ağladım, neredeyese 14 yaşında olacağım için ağladım, legolarımı bulamadığım için ağladım, geri zekalı Cyber Shot makinemle fotoğraf çekemediğim için ağladım ve en son niye her haltı bahane edip ağladığım için ağladım.

Vay be, drama kraliçesi dediğin böyle olur :))

Sonra da buzdolabını açınca yumurta rafına gözüm takıldı. Bütün yumurtaların sivri uçları yukarı bakıyordu, bir tanesinin yuvarlak ucu yukarı bakıyordu; anıra anıra güldüm.

Sanırım yine film kopma anlarından birini yaşıyorum, on bin bakımım filan gelmiş de olabilir. Ama sorun şu ki bir daha ağlarsam gözlerim çıkacak, yerine badem yerleştireceğim..
Bu riski göze alamam Watson, Bridget Jones'un günlüklerini bir oturuşta nihayet bitirecek kıvama gelmiş olabilirim.


Bu arada çevreye verdiğim zararlardan -vazoyu gümletmek, avizeye top atıp zedelemek, televizyon kumandasını bozmak, çikolata stoklarımızı tüketmek, gürültü yapmak, herzamankinden daha fazla konuşmak vb.- dolayı özür dilerim.

Tarih vs. Makas

Bu gün hayatımın en rezil Sosyal Bilgiler -ya da yeni adıyla T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük- yazılısını geçirdim. İşin ilginç tarafı ilk defa bir yazılıya bu kadar çok çalışmış olmam..

Densizlik ediyorsam söyleyin ama tarih yazmanın tarihe konu olmaktan daha zor olduğu kanısındayım..

Eğer yakınınızda 8. sınıf öğrencisi varsa T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük kitabını isteyin, açın son birkaç üniteyi ve okuyun.. Evet, bir deneyin okurcan.. Ne mi göreceksiniz? Tabii ki tarih..

'Tarih vs. Makas'.. Evet, evet; çok boyutlu, çok afralı çok tafralı bu tarih..
Er Ryan'ı Kurtarmak diye hoş bir film vardır, büyük örneklerinden bence bu tarih yazma meselesinin.. Eğer ki siz kaybettiğiniz bir savaşı seyirciye izletirken 'Vay anasını be, nasıl da çarpışmışlar, nasıl da efsaneleşmişler herifçioğulları!' dedirtebiliyorsanız, tarihi yazmışsınızdır..

Karşı tarafın size nasıl bir tokat çaktığının, yere amele sümüğü gibi yapışma sahnesinde attığınız kahramanca (!) çığlığın hiçbir önemi yoktur, siz nasılsa aslanın pençesine, makinenin dişlisine ve beyinlere çiviler çakacak çekiçlere sahipsinizdir; kalem, kağıt ve sahne!

İşlem Başarısız

Geveze dışarı çıkmıştır annesiyle... Alışveriş kendine değil anneye olduğu için pek oyalanmamış, stil danışmanı olarak bir dolu kıyafeti eline yığıp denemesini ve kendine göstermesini salık verip, deri kaplamalı pufa kurulmuştur... Anne sultan alışveriş konusunda ondan daha huysuzdur...

Derken Geveze'nin yeni kontörlenmiş telefonuyla oynayası gelir... Sağa sola mesaj atarken İngiltere'den bir arkadaşı arar, on altı dakika otuz sekiz saniye konuşur, geyik yaparlar... Bu arada anne ancak bir elbise ("Maksi elbiseler seni bodur gösteriyor, biraz kısalara bakalım." der Geveze) ve bir kot şort ("Bu şort senin için dikilmiş!" dedi Geveze) deneyebilmiştir... Sonsuz geyiklerinin bitmeyeceği aşikar olduğundan arkadaşının babası telefonla konuştuğunu fark edene kadar vırvır yapmışlardır... Derken Geveze saf saf mesaj atmaya çalışır ve 'İşlem başarısız...' Hönk?!

Ne mi olmuştur? Sayın sevgili hörmetli haşmetli arkadaş yurt dışındadır, her iki taraftan da ücret alınmaktadır, ayrıca Geveze'nin tarifesi konuşmayı değil mesajlaşmayı ucuz kılmıştır... Koskoca 95 kontörün 90'ı gitmiş 5'i kalmıştır...

Trafik Canavarı



Annem sonunda cesaret edip araba aldı dear okuyucu, ama cupcake gibi bişey, Hyundai i10.



Aramızda kalsın ama annem onu bile park ederken zorlanıyor... Ehliyeti alalı 15 yıl filan olmuş tabii...


Geçen gün yukarıda şeklini verdiğim yolda kırmızı çarpılı 'X' noktasında idik. Ama önce çevre bilgisi verme lazım ki olaya hakim ol dear okuyucu:


#1: Aynı anda 1,5 araç yan yana gidebiliyor.


#2 ve #3: Sadece tek araç sığıyor.


#4: Yarım araç sığıyor.


Çarpılı sokak: Tek araç zor sığıyor.


Mavi çarpı ile temsil edilen kamyon A101'e zerzevat getirmiş, haldur huldur üstümüze seyir etmekte idi. Annem panikle kornaya abandı, camlar da açık olduğundan klasik Türk şoförünü temsil edebildi,
"Beyefendi, nereye gidiyorsunuz?"
"Ben #4'e döncektim ama..." (İçerde ben: "Yok artık Lebron!")
"E ama sinyal vermedin amca?!" (Ben didim bunu, ben :))) Amca şaşırdı, ebleh ebleh baktı:
"Yanmadı mı? Hebele hebele?"

Gülerken klimadaki kokuyu düşürdüm... O yüz ifadesi... O yüz ifadesi... Abartmıyorum, aynen böyleydi...

Bitti mi? Biter mi hiç!
Gideceğimiz yere vardık, hazır mutfak mağazası tarzı bir yerin önünde boş yer bulabildik... Annişkom yine girmeden önce sordu müsait olup olmadığını... Abi müsait, dese de annem geri geri çıkmaya başladı... Meğer yanlış anlamış...

Sonra ben indim, arkada 'Kop gel, gel, gel, gel!' yapıyorum. Dur dedim ama sesim çıkmadı. (arada oluyor böyle...) Nasıl coştuysam arka fara vurmuşum, 'A-aar ol!' diye... Annem gülerken kornaya bastı, hazır mutfak mağazasından şangırtı koptu, dışarıya aynı abi çıktı, üzerinde mağazanın adının yazdığı kuka devrildi...
Yani korna sesini duyunca içerideki diğer çalışan su bardağını yere düşürmüş, (panik mi oldu ne) diğeri de ses dışarıdan geldi sanıp tükanın önüne çıkmış, kukaya çarpıp devirmiş...

Eve dönerken A101'ci amcayı gördük yine, sol sinyali kırılmış...

Şaka gibi, değil mi dear okur?

Demek ki neymiş, Geveze ön koltukta bile bu kadar kazaya sebebiyet verebiliyorsa, ehliyetten uzak durmalıymış... 'Trafik canavarına hayır!' kampanyasında fotomodel olabilitesi varmış...

Yarışma Deyince Akan Sular Durur

Dear okuyucu, sen hiç 'En Güzel Transseksüel' yarışması duydun mu?

Hayır mı?
Buradan duyabilir ve şaşırabilirsin...
Ve bence, bu yarışma sayılmaz çünkü o kızların hepsinde Ajda Pekkan kadar estetik operasyon geçmişi var :))

Kızsal Bir Dedikodu

Meraklardayım dear okuyucu...
Ama önce merak nedenim olan o garip olayı anlatıciim...

Az önce Din Kült. ve Ahl. Bil. ödevini ('bağımlılık') bastırmak için (bizim yövrinin kartuşu bitti) internet kafe yolarına düştüm.
Bir takıntım vardır benim, banyo yaptıktan sonra en yeni kıyafetimi giyerim... Dün de İskender ile aldığım bir eşofman vardı... Gülmeyin ama... Şey... Ceylan'ın erkek reyonundan :)) Gri, yanında şeritleri olan klasik eşofman, bence gayet unisex :)) İşte, onu giydim, taktım kulaklıkları gidiyorum.
Yolda da sırıtıyorum kendi kendime, senaryo yazıyorum, bu eşofmanı giyen bir erkekle pişti olma ihtimalim, hatta onunla kanka filan olma ihtimalimi hesaplayıp gülüyorum derken bize en yakın internet kafeye vardım. İçeri girdim ve bir hemşehri gördüm, aynı eşofman artı Ceza baskılı tişört... Ne şom ağızlıyım ama! Bende Metallica tişörtü olmasına, aradaki tarz farkına rağmen sırıttım hafiften...
Hiiç bozuntuya vermedim, elemanı bekliyorum ki gelip print'lesin şu zımbırtıları.
Bir iki dakika bekleyip de sıkılınca çıktım oradan, hâlâ gülüyorum. Düşünemeyesice beynim de hesap yapıyor: 'Bi pişti daha!'

Tupturuncu bir kafeye vardım nihayet... Kasada duran elemana doğru gittim, hayda... Ama bu sefer Metallica tişörtü :)) Aynısı değil, benimki kızıl, onunki siyah... Ama bir türlü durduramıyorum tebessümümü, sarı kafalının dediği gibi; 'Artist artist sırıtıyor'um... Ama içimden... Yüzümde eminim ciddi bir ifade var ama içimde makaraları koyvermişim...
Uzattım flash belleği, 'Din perf. klasöründe...' diye mırıldanıp sağa sola bakınmaya başladım. Yazıcı harıl harıl çalışırken eleman da bana bakıyor... Çaktırmadan baktım, taş çatlasa lise 3... Yaşlı değilmiş diye bi daha sırıttım, ama arkadaş inatla dikkatli dikkatli bakıyor.
Aklıma geldi, kulaklığı tam takamadım da telefon dışarı mı ses veriyor, dedim, yok... Yüzüme baktım bir gariplik var mı diye, yok, perçem fönlü, geri kalanı Dr. Octopus, biraz dağınık... Gözlük simetrik, kaşlar da düzgün... Ya sabır...
Sağ olsun printer'ın işi bitti. Çıktıları alıp parayı uzattım, eleman saçını düzeltip (uzunmuş, düzeltirken fark ettim :))) para üstünü yere düşürdü. Kasadan yeni para alıp yine düşürdü, 'Gülme!' derken kendi kendime... Neyse, para üstünü aldım, flash belleği bekliyorum. Yüzüne bakıp dışımdan sırıttım, anlayacağını umut ettim...
"Para mı eksik?" dedi...
"Yok, hayır..."
"Yamuk filan mı çıkmış?"
"Yok, hayır.." derken kopartan cümle gökten düştü:
"Haa, anladım.. dsfgvjşb_awefvbleı@hotmail.com..."
"Yok, yok... Sadece flash belleğimi alacaktım..."

Bir Futbol Seremonisi: Yendik ama Ezildik!

Veriler
Pazartesi'yi çekilir kılan ders: Beden Eğitimi
Geveze'nin hava atabileceği spor: Baskebol
Geveze'yi rezil eden spor: Futbol
Beden eğitiminin ilk dersi: Basketbol
Beden eğitiminin ikinci dersi: Futbol

Sonuç (Ders no:1)
Geveze ve saz arkadaşları: 32
Diğerleri: 10

Sonuç (Ders no:2)
Geveze ve saz arkadaşları: 0
Diğerleri: 6

Sınıfta
D: Diğerleri, G:Geveze
D:Geveze, kaledeki 82. saniyende gol mü yedin?
G:Ama bak, manyak bi ters turnike atmışım ki...
D:Puhahahaaaa...

D:Geveze, 6 mıydı o?
G:32'ye 10, ezdik bea...
D:Eziiiik, 6-0!

Sosyoloji Raporu: Satıldım, Mutluyum!

{Önemli not: Sıkıcı, ruh daraltıcı ve fazla uzun bir yazıdır. Okuduktan sonraki psikolojik sorumluluk tamamen sana aittir...}

Sosyoloji Raporu
by GeVeZe

Bundan Çıkarılacak Ders: Felsefe kahrolası bir saçmalıktır! (Özellikle kızlar arasında)

Araştırma Başlangıç Tarihi: Aralık 2008
Araştırma Bitiş Tarihi: Nisan 2009
Konu: Satış Bilimi ve Kızlar



Ön Hazırlık: Saf, sevgi böceği, sadakat olayının suyunu çıkarmış, arkadaş canlısı, konuşkan, sosyal bir kız bulunması, kendisi kadar olmasa da konuşkan, sakar bir kızla tanıştırılması.



Uygulama
Kızlar konuşur, konuşur, konuştukça kaynaşır, ortak zevkler bulurlar. Ama ufak bir sorun vardır, bundan sonra Alfa diyeceğimiz sevgi böceği, diğerinden fazla konuşmakta, farkında olmadan liderlik özelliklerini frenlemekte zorlanmakta, bundan sonra Beta diyeceğimiz diğer kızın bu kadar yüzeysel oluşuna aldırmadan onunla tıpkı romanlardaki gibi sıkı dostlar olmayı istemektedir, burnunun dikine giden özgür ruhuna rağmen. Fakat Beta yan çizmekte, herkese 90 derecelik bir açıyla bakmaktadır. Başlarda bu pek de sorunmuş gibi gözükmez. Ta ki...



Gelişme
Beta içten içe sınıfın diğer üyelerini kıskanmaya, ama bunu dışa vurmaktan çekinmeye başlar. Alfa'nın cehenneme çakılası sezgileri bunu görmezden gelemese de Alfa kararlıdır, kulakardı edilecektir! Bu teknik işe yaramaya çalışırken Beta, ezik kompleksine kapılır. Alfa ona elinden gelen yardımı yaparken (ki buna hoşlanmadığı halde dedikodu sızdırmak, diğer sınıftakilerle kaynaştırmak da dahildir) gayet sıkı fıkı görünür, düşman çatlatırlar. Bu noktada herkesin aklına 'Çok muhabbet tez ayrılıkla kardeş midir?' sorusunu ve doğal olarak beraberindeki 'Her kız satar mı?' sorusunu çalmakta olan kader boş durmaz, Kahverengimsi'yi araya sokar.



Skandal
Beta, Alfa tam da 'romanlardaki gibi' arkadaşını bulmuş, ona güvenebileceğini düşünmüş, özgürlük takıntısını bir kenara koymuşken Kahverengimsi'nin dalgasına kapılır. Tıpkı bir zamanlar Alfa'ya yaptığı gibi onula iyi arkadaş olabileceğini kanıtlar. Bu sırada Alfa'dan alacağı dedikoduyu almış, platonik aşkına giden yolda ihtiyacı olan kimseleri tanımış, eziklik kompleksini atlatmış, kendini nimet sanmaya başlamıştır. Amacı Kahverengimsi üzerinde gücünü denemek, ona neler verebileceğini görmektir, çünkü artık ezik değildir ve Alfa gibi her havalı farklı kişilerle takıl... Ama Alfa'yı bunu yaparken görmemiştir ki? Neyse, ufak detaylar bunlar!



Sonuç
Alfa gerçekten kırılır. Çünkü daha önce nice nice nice benzer olayları 'sadakat', 'güven', 'arkadaşlık' safsatalarıyla yaşamış, ruhuna demirden bir zırh geçirmiştir, neredeyse hiç kimseye Beta'ya güvendiği kadar güvenmemiştir, Beta sayesinde zırhını çıkarma raddesine gelmiştir. Ama bu olaylar sonucunda katmanlarını arttırarak zırhını kuşanmış, duvarlar örüp tabular kurmuştur. Kırgındır, üzgündür. Bir de üstüne zırhının içine yakın katmanlarda başka olaylar yaşayınca Alacakaranlık'ta bile salya sümük olmuş, ama çaktırmamak için binbir takla atmıştır. Böylece yanındakiler ne kadar beter ağladığını ve gözlerindeki kızarıklığı gidermek için neler çektiğini çakmamıştır.
Beta'ya gelince... Büyük bir yozlaşma içindedir. O muhteşem mizah anlayışı bile deforme olmuş, belli değerleri toprakla kaplamış, 'Anı yaşa!' felsefesinin ...okunu çıkartmıştır. Mutlu olduğu telkiniyle yaşasa da 'satış sormlusu' görevi aslında onu germektedir. Ama 'havalı olmanın da bir bedeli var'dır.



Ana Denek Üzerine
Alfa, şaşkoloz, maloz, angut gibi sıfatları kabullenmiş, yoluna yalnız savaşçı olarak (ne olursa olsun) devam etme kararı almıştır. Ağlamaktadır, çünkü gözüne toz kaçmıştır, her şey üstüne gelmemektedir! Artık arkadaşlık, dostluk üzerine yazılmış kitaplar okumamakta, sıkı dostlara bakıp parmağını ısırmakta, arkadaşlığın, dostluğun tanımını gördüğü yerde karalamakta, bunun üzerine olan felsefeden, hatta bütünüyle felsefeden nefret etmektedir. Çünkü bu olayı bu kadar sarsıntılı geçirmesinde ve klavyesinin ıslanıp, sarışının onu öldüresiye sinir etmesinde felsefenin payı vardır. Basit bir ilkokul arkadaşlığını nerelere taşımıştır?! Sevgililerinden sonra bile bu kadar yıkılmamıştır. Aslında o, böyle durumlarda arkadaşlarına güvendiği için yı... (Son cümleyi sil)



Bundan Çıkarılacak Ders
Felsefe kahrolası bir saçmalıktır! (Özellikle kızlar arasında)
Hiçbir kız, hiçbir arkadaşına bu kadar güvenmemelidir!



(neredeyse) Sayısal Veriler

Güvenebileceğin kişi sayısı
=arkadaş + dost + çevre / 0
= TanımsıZ

Güvenmen gereken kişi sayısı
=(arkadaş + dost + çevre).0 + sevdiceğin + sen
@ 2

İhtiyacın olan arkadaş sayısı
= s(bir günde aldığın antidepresan) .2 + yaşın/2

Sahip olduğun gerçek arkadaş sayısı
=[s(çevre) + yalan yüzden + dedikodu kapasiten + haber ağın] - (sadakat yüzden + saflığın) / doğru söyleme yüzden
= ?

Tartışma
Ne alakaysa;
*The Rasmus/Madness,
*Manga/Dünyanın Sonuna Doğmuşum,
*The Rasmus/Lost and Lonely,
*The Rasmus/Madness,
*Manga/Dünyanın Sonuna Doğmuşum,
*The Rasmus/Guility,
*The Rasmus/Immortal,
*Manga/Dünyanın Sonuna Doğmuşum,
*The Rasmus/Madness, *The Rasmus/Ghost of Love,
*The Rasmus/Madness,
*The Rasmus/Livin' a World Without You
diye değişik bir şarkı listesi tutturdum, 3.ye dinliyorum.
(Evet, iki şarkı birkaç defa var...)

Ve ne hikmetse, sakinim... Üzgün bile değilim, hatta zorlasam mutlu olabilirim. Sanırım giden gitmiştir, gittiği gün bitmiştir; biz gideni değil, giden bizi kaybetmiştir...


Ödev yapmadan önce kendi ?'mi bulmayı kafama koydum, işim bitince sonucu sizinle paylaşacağım ;))

Bi Sorun mu Var?

Az önce msn kişi listemin hitap ettiği kesim hakkında hoş bir kapak patladı yüzüme, ben 'kişi listemde hiç denyo yok!' diye övünürken...

Bir yandan ödev yapyorum, bir yandan da sağa sola laf yetişiriyorum, aynı zamanda da Vivaldi dinliyorum. Şaşkolozlukta benimle yarışabilecek biri gelip dedi ki,
"Aaağğğğ! Vivaldi mi dinliyon seeğğn? o adam gay değil miiiiydiiii?"

Fesuphanallah! Böyle demedim tabii, 'abdülşinasın başkanı avamella, o adama laf yok, öğren de gel!' Cevap daha da muhteşem:
"ya kızma hemen. hani sen Pet Shop Boys, Metallica, Tatu, Slipknot, Pink Floyd filan dinlersin, punk, pink filan dinlersin ya, araya nasıl kaçtı merak ettim!"

Hangisine güleyim şaşırdım.
a) Vivaldi gibi adamla Pet Shop Boys'un nasıl bir benzerliği var da cinsel tercihlerini karıştırıyorsun?
b) Müziğe mi baktın adama mı?
c) Benim müzik zevimle aranızdaki bağ nerden hemşerim? Ne dinlediğimi niye ezberliyorsun?
d) Aaa, unutmuşsun ama, alternative de dinlerim :P
e) Al işte, kapak oldun kızıım!
f) Bu saf-o-can Vivaldi kim bilir mi acep?
g) Ya gayse gay! Adamla evleneceğimi söylemiyorum, sadece muhteşem bir müzik yeteneği var!
h) Buna niye bu kadar taktım ki ben?

Neyse, arkadaşıım, bak, Vivaldi de dinleriiim, vileda da, Bach da, metal de! Kulak benim, ruh benim, beyin benim, bir sorun mu var?

Yaşını Başını Almış

Genelleme yapmaktan hoşlanmıyorum ama yaptırıyorlar:
Bizim komşularımız kaçık!

Ya, evet, öyle gerçekten! Yaşını başını almış, çoluklu çocuklu komşumuz az önce 'HADİSEEE!' diye bağırdı. Dedim, herhalde adı Hadise olan birisine sesleniyor. Aklımın ucundan geçmedi Eurovision kızı Hadise. Derken birileri 'Efendiim!' dedi, komşumuz duymadı, müziğin sesini açtı, Düm Tek Tek diye. Ve bağırdı yine 'HADİSEEE!' Aaay, derken ben, devamı geldi, 'Oh oooh, Düm Tek Tek! Ammaaan, oh oooh, HADİSEE, HADİSEE, oleeey!'

Sanırım teyzemiz göbek atma yoluyla kilo vermeye çalışıyor, zira amaç bu değil de başka bir şeyse, mahalleye rezil oldu 'yaşını başını almış kadın' olarak... Çünkü diğer 'yaşını başını almış kadınlar' müzik dinlerken coşan 'yaşını başını almış kadınlar'dan hoşlanmazlar, 'külo vermek için göbek atan ve düşman çatlatan' 'yaşını başını almış kadınlar'dan hoşlanırlar...

Bozuk Gıda

Efenim, eskiler derler ya, "Müzik ruhun gıdasıdır." diye... Evet, öyledir gerçekten, ama bu yazıda bunu irdelemeyeceğim, panik yok :))

Aydın'da sokaklar biraz cinstir. (Yeni yapılan taraflar hoş tabii ama merkezden uzak anacım) Dardır, binalar birbirine çok yakındır. Öyle ki, yan apartmandaki komşunuzla kahve içmek isterseniz balkona çıkmanı yeterlidir, dedikodu bile yapabilirsiniz fısıltıyla. (Hatta bizim apartmanın karşısındaki iki apartmanda oturan teyzeler sabah yedi buçuk dolaylarında gayet duyulabilir bir sesle milleti çekiştirirler balkonda, o saatte herkesin uyuyor olabilme ihtimaline dayanarak) Bu çoğu zaman kötü olur, bu gibi durumlar yaşamanız, sabahın köründe "Amaan, X o mobilyaları neyine almış ki?", "Elbise güzel ama o kadın da şişip duru, nası gircese içine!" gibi sesloerle uyanırsınız, ya da penceresini açık unutttuğunun farkına varamayacak kadar derin telefon görüşmeleri yapan teyzenin bülbül sesiyle: "Hıh, ayyyyğğğğnı benim gğörümce... Bilmem mi gıız, ağğyyğğğı, ağğğyyğğğı!(aynı demek istiyor) Ya, ya, bene de söleyip duru öyle...(bene:bana) Ah, ah, o dümürler yoğğ mu... (dümür:dünür) Deme goca kııız!"

Bunlar neyse, trajikomik olduğundan atıyoruz başındaki trajiyi, eğleniyoruz kendi çapımızda. ("Siz çalar saatle mi uyanıyorsunuuuuuz? Ne kaddar baneel! Beni Z teyze her sabah yedi buçukta 'mahalle dedikodularına bir bakış'la uyandırıyor!")
Fekaat, yan apart-gonşu'muzun oğlunun müzik zevkiyle tanışmak ise sadece trajik! Bir ara 50 Cent, Ceza ve bilimum hiphop-rap grubu dinliyordu, gece on ikilerde, son ses. Berbattı, gerçekten berbat... Siz hiç gece yarısı 'Is She Birthday'e böğür böğür 'İz-zi böğürtdeeey!' diye vokal yapan bir beyaz çoraplının sesiyle uyandınız mı? Yaşamayan bilmez! Dünyalar Savaşı filan çıktı sandım, ödüm odada dört döndü... Ancak bir iki dakika sonra çaktım olan biteni.
Neyse, diyordum; en azından İngilizce... Çünkü İngilizce olunca tekrar eden tek bir kelimeye odaklanıp onunla kırk bin tane cümle kuruyorum, aklım karışıyor, müziğe kanalize olamıyorum, malum, İngilizce'm müzikle beraber konuşulursa o kadar iyi olmaz, ancak dikkat etmem gerekir 'Noolyoz?' diye. Böylece uyuyordum.
Ama bu gün, beyaz çoraplı tarz değiştirdi ve ruhumuzun yaşamakta olduğu gıda zehirlenmesinin boyutu katlandı...
Şöyle ki, bizim banyo tam yan tarafta, apartmanla karşı karşıya... Ben de tam tuvalete girmek üzere banyoya ulaşmışım, adımımı atıyorkeen aksanlı bir adam arabeske başlamasın mı? O kadar tırstım ki, ne adamın aksanını analiz edebildim, ne de ne dediğini... Tek farkettiğim beyaz çoraplının 9378649 desibel gürültü yaptığıydı. Koşa koşa annemin kucağına atladım, "Banyomuzda kıro vaaaarrr!" diye.

Ooof, of! Bir gün ruhum bu kadar deforme olmuş, bozuk gıdayı kaldıramayacak ve bunun temel sebebi beyaz çoraplı denyo olacak.

Türkiye'den Kaçıp Gidesim Var!

Evet, kaçıp gidesim var! Nereye mi? Güzel soru. Niye mi? Basit.
Çünkü, bu ülke absürt durumlarıyla her ne kadar matrak olsa da bazen insanı çıldırtıyor. Malumunuz, yerel seçimler yaklaşıyor ve burada da seçim kampanyaları son sürat!
Az önceki yazımı yazmış, yayınlamışım, üstüne matematik ödevimi yapacağım. (Matematikle de aramız pek hoştur(!) söylemesi ayıp) Tam güç bela konsantre olmuşum, yakında gitmeyi planladığım filmleri, tiyatroları, almak istediğim albümleri, okuyacağım kitapları vs. kafamdan atmışım, bir ses duydum. İlk başta hayal ediyorum sandım ama gerçekmiş:
'Dırırım dım dım! Aydın Belediye Başkan adayı ..X..! Her şey Aydın için, daha iyi bir gelecek için! Dırırım dım dım!'
Ajdar'ın Çikita Muz'u bile daha ritmik, daha senfoniktir bu saçma seçim şarkısından. Bir de kırocanlar sokağın başında bu sanat eseri(!)yle dakikalarca beklediler, bizim apartmanımız da sokağın hemen başında olduğundan stereo müzik keyfi yaşadık.
Böyle bir atmosferde insan en sevdiği dersin ödevini bile yapamaz, ben en uyuz olduğum dersle uğraşıyorum! Şaka gibi!
Ama işkence burada da bitmiyor. Şu seçim otobüsü gittikten ve ben tekrar konsantre olduktan sonra telefon çaldı. Annem balkonda anneannem de mutfakta olduğundan mecburen ben baktım.
Aman Tanrım! Yine o kıro müzik! Bir an için arkadaşlarımdan biri seçim otobüsünün çok yakınından beni arıyor, sanat kazasından dolayı felç filan oldu da yardım istiyor diye düşünmüştüm ki Belediye Başkan Adayımız'ın güzide(!) sesi ile burun buruna geldik. Kendimi toparlayıp çemkirmeye başlayamadan otobiyografisini ve vaadlerini sıraladı. Ben de 'Bu kadar tanıtımdan sonra bizim evden size oy çıkmaz, başka ailelere komplo düzenleyin!' diyerek çat diye telefonu kapattım. Biliyorum, adam beni duymadı, ses banttan geliyordu, ama olsun! Önemli olan benim rahatlamamdı.
İşkencenin burada bittiğini sanıyorsan okurcuğum, yanılıyorsun! Ben bu agresiflikle ne çalışırsam çalışayım anlamayacağım için bari gazete okuyayım dedim. Hay dememiş olsaydım! Gazetenin üstünde elinin ayarı olmayan veya gözü 200-250 derece hipermetrop olan bir arkadaşın eseri, bir başka Belediye Başkanı Adayı'nı tanıtan broşürlerden onlarcası saçılmış vaziyetteydi.
Ve ben yetenekli insan onlardan birinin üstüne basıp düştüm! Gayet trajikomik bir olay, farkındayım. Yine farkındayım ki, böyle sinir bozucu raslantılar ya benim hayatımda ya da romanlarda olur!
Buradan Belediye Başkanı adaylarına sesleniyorum: İstediğiniz kadar takla atın, bizim evden bu kadar reklamcı adaylara oy çıkarttırmayacağım!
Şimdi, ilk soruya cevap vereyim: Ya seçim kampanyalarının sanal alem veya televizyon, gazete üzerinden yapıldığı adam gibi bir ülkeye gideceğim, ya da okyanusun ortasında, ılıman iklimli, yerel seçime ihtiyaç duymayan, tek başına hükumetiyle mutlu bir ada ülkesine gideceğim!
O da olmadı, odama ses yalıtımı yaptıracağım ve seçimler yapılıp, oylar sayılıp kutlama bitene kadar Rapunzel gibi hapis hayatı yaşayacağım! Yoksa blogumun adını 'Psikopatın Dünyası', 'Şizofrenin Günlüğü', 'Akıl Eksiklikleri' gibi radikal isimlerle değiştirmek zorunda kalacağım!

Düşün Düşün


Bu aralar 'Ne yapsam?', 'Ne yesem?', 'Ne içsem?', 'Ne olsam?' triplerindeyim. Geçen gün yine böyle düşünrken aklıma tatildeki kuzenlerimle aramda geçen diyalog geldi, 'Filozof mu olsam?' dedim.

Olayı kısaca anlatayım: Büyük kuzenimin (kısaca BK) avatarında, yandakine benzer bir şimşek ve düşünen bir insan silueti vardı. (Aynı fotoğrafı aradım ama maalesef bulamadım.) Benimle yaşıt olan kuzenim (kısaca YK) de pat diye atladı. Aramızdaki diyalog abartısız, aynen şöyle:
YK: Bu ne anlamsız bir fotoğraf böyle?
BEN: Yoo.. Bence gayet anlamlı.
BK: Bence de.
YK: (bana) Ne anladın ki şimdi bu avatardan?
BEN: Çelişki.
YK: Nasıl?
(bu arada BK bizi ilgiyle dinlemekte, msnde konuştuğu arkisi de inatla titreşim göndermektedir)
BEN: Şimsek doğadaki çelişkiyi, dış etmenleri temsil ediyor bence. Negatif kutupla pozitif kutbun birbirlerini yoklamaları. Düşünen adam da iç çelişkiyi, insani çelişkiyi temsil ediyor.
YK: Yoo, o sadece düşünüyor?!!
BEN: Her düşünce bir çelişkinin varlığından doğar.
BK: Yok artık! İki dakikada nasıl bu kadar felsefi konuştun ya!
BK ft. YK: BRAVO! Gayet saçmantıklı oldu!
Bu diyalogdan birkaç gün sonra bu filozofluğa merak sardım. Gidip anneme sordum, bu filozoflar tam olarak ne yer ne içer diye. Annemle aramıdaki diyalog da şöyle:
BEN: Anne! Ben filozof olcam! Ama bir sorunum var: Filozoflar düşünürken nasıl para kazanıyor?
A: Onlar düşünürken para kazanmıyor. En azından ikisini aynı anda yapmıyor.
BEN: Hadi beee...
A: Tabi kızım, ne yapacaksın filozof olup da... Hem atalarımız ne demiş: Düşün düşün şeydir işin!
(Kopuş...)
BEN: Anne bu söylediklerini Eflatun duysa ne der acep? Herhalde gayet felsefi bir biçimde sana kafa göz dalar.
A: Hadi ordan! Eflatunmuş! Gelsin buraya da ben onu mor yapayım!
(Ana-kız servis dışıyız! Ana-kız okuldayız gibi oldu :P)
Annem kültürsüz biri olsa neyse! Gayet entellektüel geçinen doktor eskisi, şepşeker bir kadın! (Eski ama hâlâ çalışıyor!) Bazen onun düz mantığına hayran oluyorum. Çetrefil bir olaydan bile bu düz mantığıyla hiç terlemeden sıyrılabiliyor ki, çok pis kıskanıyorum!
Anneme Not: Yok annecim, ben öyle kısanmak filan gibi cümleler kurmam, imreniyorum diyecektim!
Okuyucuya Not: Ne okuduysanız onu demek istedim. :D