pisi pisi kopatım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pisi pisi kopatım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hey Tiçır, Buralara Buralara Yaz Günü Smoke on the Water!

Bugün burada bulunuş gayem, size gıda zehirlenmesinden ölmüş bir ruhun ibretlik efsanesini anlatmaktan başka bir şey değildir..
-dumanları şeedersek burada.-
O ruh ki sizi uyarmak için bugün bloguna dönmüştür.
-dıpıtıstıs. duman lütfen!-
Zamanın ve diyarın birinde -ki merak edenler için son dört gün, izmir- kendini dünyanın en sabırlı insanı zanneden zavallı Geveze'cik görünen o ki yanılıyormuş. Alkışlarla Yaşıyorum'da dolanan bütün o korkunç Çinli -ya da Japon ya da Koreli, herkimse onların- videolarını sonuna kadar izlemek ve manyak arkadaşlara sahip olmak yeterince sınayıcı değilmiş..

Asıl sınayıcı olan, dostlarım, zavallı Geveze'nin son dört gündür yaşadığı kabusmuş..
Birinin ahını almış olduğundan şiddetle şüphelendiğimiz kahramanımız çarşamba gününü odasında, kendi kendine eğlenerek -'bakalım en fazla kaç bölüm himym izleyebiliyorum arka arkaya? ahihohoh, çok eğlenicem. löl.'- geçiredursun, yaklaşık 2,5 metra kadar üstünde bir başka ruh, varlık, sabır sınayıcı, kısaca Üst Kat, eline bir gitar almış. -'asuahasasuhahah ben şimdi eğlendiricem seni. iiiiiiiiiiiihahasuasahaha.'-

Güzide rock eserimiz, kültür mozaiğimizin bir parçası, eline gitar alan her 'akdeniiğz akşamları' insan evladının la minörden sonra çalmaya çalışacağı Smoke on the Water'ın ilk birkaç akorunu çalmaya çalışan Üst Kat, fena hâlde başarısız olmuş. Ama yılmaya niyeti yokmuş, azimle yeniden denemiş. Yeniden. Yeniden. Yeniden.

Dıp dıp dııııııp dıpdıpdırııı dıp dıp dııııııp dıııı rıııı şeklinde kodlayabileceğimiz -evet gitar çalamıyorum!!!1!- bölümün 'dıp dıp' kısmını çalıp da 'dııııııp' kısmına ulaşamamadaki kararlılığı hayret vericiymiş.

---CANLANDIRMA---
"Dıp dıp dıı.. Hay allah nereye basıyoduk şimdi? Dıp dıp dııı.. Ay yine kaçırdım. Dur bakayım, dıp dıp dııııııptstsf. Tam da olmuştu yahu.. Dıp dıp dıp dıp dıbı dıbı dıp. Solo atabiliyorum aslında ben. Dıdıtıdı dıp dıp dııııp dıtıdı. Böyle de güzel aslında he. Deep Purple olucak insanmışım beaa! Dirırıröraradııııııııı. Vays, yetenek on the floor.. Dıpdıbı. Dıp dıp dıııt. Dıt. Dıt. DIT. Dıt. Bi' şe' oldu gitara. Ohannesburgerking, bi' şe' oldu gitara!!"
---CANLANDIRMA---

Üst Kat denemiş, çok denemiş şarkıyı düzgünce çalmayı. Birkaç saat denemiş. Hatta yüksek sesle denemiş. Denemiş yani. Sonra ne olduysa sesler kesilmiş. Geveze sabırlı insan, hoşgörülü komşu olduğu için bir yerden sonra takip etmeyi bırakmış çünkü. Zaten vakit de gündüzmüş, ne isterse yaparmış Üst Kat. Hohoy, geniş insanmış Geveze.

Derken aynı akşam aynı üst kat aynı gitarı aynı eline almış. -sanki 'aynı kelimesini yeni öğrenmişim de cümle içinde kullanırken çok heyecanlanmışım gibi oldu değil mi?- Fekat şaşırtıcı bir ilerleme gösterip dırıı kısmına kadar gelmiş...

---CANLANDIRMA---
"Hadi bakalım, olucak bu sefer. Elime kuvvet, hadi bakalım. Başlıyorum, başlıyorum. Evet. Dıp dıp dııııııp dıpdıp.. Eee, şimdi nooluyodu? Dıp dıp dııııııp dıpdıp... Dıp dıp dııııııp dıp... Hay aksi.. Dıp dıp dııııııp dıpdıp dııp dııp dııp. Böyle değildi sanki?"
---CANLANDIRMA---

Kahramanımız o akşam için tahammül sınırlarına geldiğinden elinde kitaplarıyla odasını terk etmiş. Ertesi akşam Üst Kat yine eline gitarını almış. Bir üstteki ---CANLANDIRMA--- kısmını tekrar ve tekrar yaşamışlar. Ama Geveze pek takılmamış, yanında pek sevgili misafiriyle internette çok eğlenmiş çünkü.

Sonraki zavallı akşam Üst Kat bir cover yapma kararı almış. Geveze de elinde kocaman bir bardak Fanta'sıyla minderine kurulmuş. Her 'dııııııııp' sesinde bir yudum içmek suretiyle koca bir şişenin dibini bulmuş. -şişe yarımdı ama olsun, midemde delikler var artık.-

Ve nihayet bu sabah, o kırılası gitar yeniden ortaya çıkmış. Smoke on the Water ile başlayan sınama süreci ne idüğü belirsiz bir şarkıyla devam etmiş. Ne yazık ki sabırlı insan Geveze, agresif insan Geveze'nin kulakları tarafından hunharca boğulmuş.

Kahramanımız neredeyse beline kadar gelen devasa amplifikatörleri bilgisayarına bağlamış ve sevgili Üst Kat'ı Deep Purple'la tanıştırmış. Peki işe yaramış mı? HAYIR.


Evet dear okur, Üst Kat hâlâ gitar çaldığını sanıyor. Artık duvarlara kafa atma evresine geldim. İşin fenası annem elinde buhar zımbırtısıyla temizlik yapıyor ve ben odama hapsolmuş durumdayım. Ola ki gelecek bir hafta içinde benden haber alamazsanız bilin ki pencereden atlayıp İzlanda'ya kaçtım..


Başlık ne öyle?

Serdar Ortaç - Another Brick in The Wall | alkislarlayasiyorum.com




Smoke on the Water kim? Deep Purple ne?



Hobilerim Arasında Telefon Parçalamak

Daha önce de bahsettiğim gibi, Mardin'e ilk ayak bastığım gün -hatta saat- telefonumu tuvalete düşürdüm. Yokluğunda ananemin telefonuna dadandım, tepesindeki süsü koparttım. Sonra başka bir hurda kullanmaya başladım, bataryasını bozdum.

Hâlime -ya da çevredeki telefonların hâline- acıyan annem -sağ olsun- bana bir Nokia C6 aldı. Mutluluktan uyuyamadım, zira kendisi süpersonik bir telefondu.

Bir Nokia C6 ve Bir Geveze ile Yapabilecekleriniz

  • Ovi'den oyun indirip rekor kırma çabalarına girişebilirsiniz.
  • Ovi'den gerekli uygulamaları indirip boş zamanlarınızda kafa bulabilirsiniz. -mesela söz konusu Geveze periyodik cetvelin uygulamasını indirip kimya testlerinde mutluluğu buldu.-
  • İnternete girip çılgın atabilirsiniz.
  • Küçük servetinizi Adobe ve Microsoft Office lisanslarına yatırabilirsiniz. -gerçekten çok gerekli şeyler bunlar. gerçekten.-
  • Yerde ve gökte, havada ve karada blog okuyabilir, yorum yapabilir, blogosferi hayatından bezdirebilirsiniz.
  • Geveze'ye fbook hesabı edindiremeseniz de kendi hesabınız vasıtasıyla arkadaş listenize musallat olup eğlenebilirsiniz.
  • Makale veya e-book okuyabilir, sunum izleyebilir, maillerinizi kontrol edebilirsiniz. -Geveze mihmandarlığında-
  • Müzik dinleyebilirsiniz. -Geveze DJ'liğinde.-
  • YouTube uygulamasıyla internet kotanızı çığırtabilirsiniz. -Geveze kafasında.-
  • GoogleMaps'le Londra sokaklarında fazla kuşbakışı bir seyir tutturabilirsiniz.
  • Messenger'da takılıp kişisel iletinize @starbucks, @kitap, @uyku yazabilir, mes'ud olabilirsiniz. -neyse ki kafam bunu yapacak kadar güzel olmadı hiç.-
  • Sağa sola komikli mailler, forward mailler yollayabilirsiniz. -kedilerden veya penguenlerden bahsettim mi hiç?-
  • Fotoğraf çekip üzerine pala bıyıklar, martı kaşlar kondurabilirsiniz.
  • Ajandaya girip saçma sapan kayıtlar ekleyebilirsiniz. -kakaolu süt içme vakti.-
  • Q klavyeye mesajlaşmanın tadını random gülerken çıkartabilirsiniz.
  • Resim yapabilirsiniz, bir şeyler çizip arkadaşlarınızdan tahmin etmesini isteyebilirsiniz. -yalnız plak çizince tepsi sanıyorlar.-

Her ne kadar bunların bir kısmını şu anda Mardin kanalizasyonlarında dinlenen emektar Samsung'cuğumla da yapabiliyor olsam da, C6 ile daha çok eğleniyordum. Ta ki..

Okulda burnum 23123. defa kanayana kadar.

Stresten burnum kanıyor dear okur, yani burnum ara ara kanıyor da doktor stresten diyor. -benim stres yaptığımı ne zaman gördün kuzum? ben hiç stres yapar mıyım? peeh..-

İşte benim biçimsiz ve sevgili burnum kanayınca aceleyle sınıftan çıktım, geri döndüğümde çantam yerdeydi, telefonumun ekranı çatlamıştı. Sakin kafayla düşününce çok komikti ama o gün ağlamaktan gözlerim düştü. Sonra da telefoncuğumu servise götürdük, hem de ben daha sadece 2 ay kullanabilmişken..

Bu olay birinci yarıyılın son haftasında oldu ve ben telefonumu daha geçen cuma geri aldım. Buradan Nokia servisini kınıyorum. Siz de kınayın. Esefle kınayın.

Telefonumu geri alınca kulaklarımda Heidi'deki Klara'nın ayaklandığı sahnede çalan müzik çaldı. El ele tutuşup zıplayarak etrafımızda döndük. Yee-ha diyerek cowboy dansı yaptık. Hızımızı alamadık bir de apaçi dansı yaptık.
Velhasıl kelam, şimdi mutluyum huzurluyum, telefonumu bir an elimden bırakmıyorum.
Ama aklınızda olsun, bir telefonun dayanıklılık sınırlarını gerçekten tespit edebilme konusunda Allah vergisi bir yeteneğim var. Hani çevrenizde Blackberry'nin, Nokia'nın, Apple'ın, Samsung'un filan büyük yüzdeli ortakları geziniyorsa diyorum, çıtlatabilirsiniz yani. Benim için sorun olmaz, onlar getirir ben de test ederim. Hatta bu bir uluslararası standart bile olabilir;
"Tam 3 ay Geveze-dayanıklı, çizilmez, parçalanmaz bu mitiş Blackberry telefon, aynı zamanda Geveze-çıldırtmaz özelliklere de sahip. İnternet hızı aynı bir jet, hafızası ise tam bir fil. Büyüteçle bile baksanız pikselleri göremezsiniz. Hareket sensöründeki mitişlik de cabası. Hu-huv beybi, bu geveze-dayanıklı ürünü almak için ne duruyorsun?"

Bence olur yani, sen aklının bir köşesinde tut bunu dear okurcum.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Benim kol saatim de, telefonumdaki saat de masa saatim de her daim 5 veya 6 dakika ileri olur, sebebini inan ben de bilmiyorum dear okur. Ama tam doğru olduğunda kendimi böyle bir gergin, sıkıntılı hissediyorum. Bir şeyleri kaçırmışım gibi. Freudyen bir saplantı işte..

En son yeni telefon alınca -2 ay kadar önce- saat ayarladım. O zamanki hesabıma göre hem kol saatim hem masa saatim hem de telefonumdaki saat 10 dakika ileriydi. Tatile kadar da bununla ilgili bir problem yaşamadım. 10 dakika erkenciydim zaman zaman.. demek isterim ama iflah olmaz bir tembel, korkunç bir uyuşuk olduğum için her işe ucu ucuna yetiştim.

Ama tatilde fark ettim ki bu COCO, Geveze saatiyle 10 dakika değil, çok dakika geç başlıyor. Annemin saatiyle kıyasladım -ki kendisi müthiş dakiktir. öyle bi annenin böyle bir kızı olması da kriz sebebidir. ruhum uyuşuk yahu.- ve sevgili saaatimin 15 dakika ileri olduğunu fark ettim.

İşte olay bundan sonra rayından çıktı. En son yaptığım rot balans ayarından sonra 3 saatimin de pimine dokunmadım bile. Her nasıl olduysa tatilde benim sevgili saatlerim -'saatim' değil, 'saatlerim' dikkat edersen. sadece biri de değil- 5 dakika daha önden gitmeyi münasip bulmuşlar. Ya da TRT ve annem 5 dakika geriden gelmeye karar vermişler. -ki bunun ihtimal değerini bile tartışmaya gerek yok kanımca.-

Ve bu gün sıra arkadaşım Memur'un -halk- saatiyle kıyasladığımda benim -sanatçı- saatimin tam 20 dakika ileri olduğunu -toplumdan tam 20 dakika ilerden gidip onlara ışık tutu... 20 dakika bu iş için az değil mi yahu? hani Leonardo yıllar, yüzyıllar öndeydi?! onun takvimi bahse girerim halkınkiyle aynıydı, peheyyy.. nasıl bir ilerilikse artık.. sen yüz yıl önden git ama takvimin halkınkiyle aynı yılı göstersin.. halbuki benim ileriliğim de facto ilerilik, ooh sefam olsun. Leonardo'ymuş, Galilei'ymiş, Michelangelo'ymuş; hepsinin ileriliği de jure ilerilik. anca lafta, yasada zaten; nerde icraat?- fark ettim.


İlk defa saatim 20 dakika ileri, pek rahatım pek huzurluyum. -sanırım bir psikoloğa anlatmam gerek bu konuyu dear okur. saatim ileri gittikçe ferahlıyorum, rahatlıyorum yahu. vay bana vaylar bana.- Ama işin en enteresan kısmı benim bu süreç dahilinde saatlerime hiç dokunmamam ve her nasıl olduysa 2 saatimin birden aynı anda ileri gitmesi.. -telefonum uf oldu, serviste. onun saaatinin akıbetini bilmiyorum- 2 yanılıyor olabilir mi yoksa halkım mı geriden gelme kararı aldı anlayabilmiş değilim..
Neyse efendim, siz siz olun saatinizin ileriliğini/geriliğini/fevkalade dakikliğini arada bir kontrol edin de bazıları -benim bi arkadaş- gibi 15 dakika servis beklemeyin ayazda.

nöt: düşündükçe daha garipleşiyor. kim oynadı benim saatimle? hayır kendiliğinden geri kalan saati duydum da kendiliğinden ilerleyen saat de olmaz ki..

İzninle Güzelim, Annene İletilecek Selamım Var!

Fon müziki

Şimdi benim bazı meraklarım var, ama tahlikeli merak bunlar...

Mesela, alsam elime Rotring Tikky'yi, saplasam bir arkadaşın böğrüne, cinayet sayılır mı?
Onu geçtim, Zafer Meydanı*'ndaki havuzumsu şeylerin içine atlayıp böğür böğür 'I kissed a gurl!' desem, Bakırköy'e nakledilir miyim?
Peki ya terliklerimi kulaklarıma taksam, iç çamaşırlarımı günlük kıyafetlerimin üstüne giysem, rengarenk çoraplarımı bacaklarıma geçirip 'Hey barmen, bir Martini Bianco!' desem yarının üçüncü sayfa başlığı olur muyum?
Veya gözümün üstüne eşşek kadar bir saç tutamı kapatıp, sağımı solumu alakasız daracık siyah kıyafetlerle kaplayıp gözlerimi kömür karasına boyasam, 'iNaNMı0ruM yhaNé 0ha faLaN 0LdhuM' desem kendime mi gelirim, üzerine kahve dökülen laboratuvar deneyine mi dönerim?
Dövmecide sırtıma Poseidon haritası yaptırıp pastel boyalarımla içini boyasam, burnumun üzerine sinek, ayağımın üstüne flip flop terlik şekli attırsam öldüğümde mundar gider miyim?
Hadi onun yerine Hayat'ın annesine selam söylesem, Kadir Gecesi sabahında aynanın karşısında yamuk yumuk bir ben bulabilir miyim?

*Zafer Meydanı; Aydın'ın tek ve en büyük meydanıdır, arz ederim.
YaYalım gerelim; ekonomiye can verelim.

UFO Gören Masum Köylü

Merhabalar efenim, bensiz yaz sıcakları hiç çekilmemiştir, biliyorum ve buradayım :))

Bir iki maceramı anlatmadan önce hayati bir konuya değinmeliyim, bir yaratığı sanal aleme karşı rezil etmem lazım...
Bu melun yaratık benim sol göz kapağımı tam iki defa ısırmış, üstüne üstlük de sağ kulağımı berelemiştir... Kod adı snake-snake 7 olan bu hayvan -çok hoşuma gitti, bir daha hay-van! diyesim geldi- sivrisinek familyasına ait olup, sinir bozucu bir dişidir... -çünkü sadece dişiler ısırıyormuş, oradan biliyorum- Sayesinde günler boyunca UFO gören masum köylüye benzedim... Annem kaşımamam için her türlü Bizans oyununu oynadı ama başarılı olamadı...

Bu da yetmezmiş gibi kimliklerini belirleyememem için gece saldırıya geçen bazı hay-vanlar kolumun bacağımın da kıııpkırmızı olmasına sebebiyet verdi...

Esefle kınıyorum sizi sivrisinekler! Tat alma duyunuzun da bozuk olduğunu düşünüyorum, zira yanımda uyuyan tazecik 2,5 yaşındaki kuzen olacak miniği değil de beni ısırmanıza başka kulp bulamıyorum...

Obsesyonla Kalın

Dear okuyucu, hani benim obsesyona meyilim vardı ya, bir üst rütbeye çıktım, ufak obsesyonlarım var artık. Biaz neşelenesin diye sana bir demetini sunuyorum, kendimi rezil etme pahasına...

*Klavyenin F7'den gerisi sol ele aittir, sağ el sınırını aşarsa sol el de sınıını mutlaka aşar, yoksa rahatsız oluyorum... Meselâ, 'L' harfine sol elimle bastım, garanti silerim, tekrar yazarım sağ elimle... 'H' ve 'Y' de ortak harf, her iki el de kullanabilir...

*Sol kulağım kaşındıysa, sağ kulağıma da dokunmak zorundayım... Onun da canı var, yazık!

*Saçlarım her daim düzgün görünmeli, kıyafetlerimden daha önemlidir onlar!

*Yolda yüyürken kırmızı karolara basmam, basacak olursam da sağ ve sol ayağımla eşit sayıda basarım...

*Merdivenleri mutlaka ikişer ikişer çıkarım...

*Merdiven basamaklarını (yürüse de yürümese de... yürüyünce çok zor oluyor ama!), adımlarımı sayarım... Her zaman sayarım! O kadar aştım ki, konuşurken bile sayıyorum!

*Yürürken sağ ve sol adımım eşit olmalı... Olmayınca huzursuz oluyorum, adil davranmıyormuşum gibi geliyor... Neticede ikisi de aynı bünyenin bacakları!

*Simetri takıntım yok... Bu kadar obsesyonun üstüne garip gelecek ama yok... Mutluyum bu yüzden, bir de ona enerji harcamak zor oluyor zira...

*Acelem olduğunda İngilizce düşünüyorum... Bunu nasıl edindim, ne işe yarıyor bilmiyorum ama farkında bile olmadan İngilizce düşünüp Türkçe konuşuyorum...

*Ayakkabı bağcıklarım bağlı olduğunda onlara bakmak istemiyorum, esir düşmüşler gibi geliyor...

*Tırnaklarım, tırnak diplerim, varsa ojelerim düzgün olmayınca insan içine çıkasım gelmiyor... Uzun tırnak seviyorum, ama kırılmışsa, yamuksa herhangi biri, hepsini düzeltmeden rahat edemiyorum!

*Bir şeyi unuttuğumda hafifliyorum. Yeni bir şey öğrendiğimde de kendimi çok enerik hissediyorum...

*Kalemliklerim hep iki gözlü olur, birinde fosforlu, renkli, tükenmez kalemlerim, diğerinde uçlarım, silgilerim ve uçlu kalemlerim durur!

*Sağ elim sol elimden daha sağlamdır, acıya, incnmeye aha dayanıklıdır ve yüzde 70 civarında sağ elimi kullanırım... Sol elime kıyamıyorum gibi bir şey...

Hepsi bu kadar :)) Çok az değil mi dear okuyucu! Üst üste okuyunca tırsar gibi oluyor insan ama o kadar baskın değiller hayatımda... Daha ileri düzey obsesif kompulsiflerde mesela bir kırmısı karoya bastıklarında ayakkabılarını değiştirenler, merdiven basamağını ıskalayınca en başa döüp tekrar inenler/çıkanlar, adım sayarken şaşırınca belli bir noktaya dönüp saymaya devam edenler filan varmış... Bende sadece başlangıç düzeyinde... Stresli dönemlerde ortaya çıkıp, rahatlayınca bir iki tanesi hariç hepsi kayboluyor...

Ve bu arada, annemin psikopat arkadaşı ve benim fahri doktorum (şimdiye kadar psikoloğa ihtiyacım olmadı ciddi anlamda) dedi ki, çoğu insanda bu tarz küçük obsesyonlar olması normalmiş, çok değil ama, bir ya da iki tane... Bazı çıkıntılarda fazla olabiliyormuş...

Anneannemde de var mesela bir iki tane... Sağ çorabıyla sol çorabı farklıdır onun :)) Diğerlerini de yazmak isterdim ama çok uzayacak, başka bir 'Obsesyonla Kalın' programında da anneanneyi inceleriz...

Gözümü Unuttum

Burada da söylediğim gibi, annemler haftada bir kanka toplantısı yapıyorlar. Bu hafta bir başka kankaya gittik...

Daha doğrusu, annem gitti, beni de sürükledi onca çocuğun içine... Tabii şart koştum, 'Bilgisayarım olmadan asla!' diye. Kucakladım bebişimi, yanıma da film alıp gittim... Saat 9.10 dolaylarında başrollerinde Gérard Depardieu ve Jean Reno olan Dost musun Düşman mı? (Tais-toi)'yı izlemeye başladım. Film bitti, Harry Potter okudum. Sonra müzik dinledim. Bir daha Harry Potter okudum. Annemi dürttüm. Derken saat 12.30 oldu... Biraz kestirdim, annemi dürttüm, arabamıza binip yola koyulduk. Film şeridi benim için burada kopuyor.
Sonrasını annemden dinliyoruz, çünkü ne zaman uykum fazlaca gelse, sarhoş olma gibi pis bir huyum var. Nasıl mı, diyorsanız şöyle: Ne dediğimi hatırlamam, ne yaptığımı hatırlamam, desteksiz yürüyemem... Aklı başında göünsem de öyle değildir aslında...
Yine böyle uyku sarhoşu olmuşken, yolu da yarılamışken pöykürmüşüm, 'Gözümü unuttum!' diye...
Annem panik panik panik, yusuf yusuf olup yüzümü gözümü kontrol etmiş. Ben feryatlarda, 'Gözüm! Gözüm!' diye... Sormuş annem, acıyor mu, batıyor mu, diye; yok...
Yok, demişim, yerinde takılıydı, şimdi yok!
Annemin jetonu düşmüş sonunda, gözümden değil, gözlüğümden bahsediyormuşum... Yüzünde, demiş... Sızmadan önce çıkartıp da takmayı unuttuğumu sandığımı anlamış yani...
Ama boşu boşuna tırsmş, sayemde...

Bir de eve varınca saçımı yıkamak istemişim. Bunu niye istediğim açıklayamıyorum ama. Çorabımla yattığımı sabah fark ettim, işin komiği altı kaval üstü şişhane bir durum... Pijamada yaz sezonunu açmama rağmen (askılı ve şort) çorap... Alakaya maydanoz...

Anne, demek ki neymiş, beni kanka toplantılarına götürmemek lazımmış...

Her Şey Skinny Jean İçin

Daha önce de bahsettiğim gibi ben vejeterjanlık sınırında dolaşan ve kolay kolay et tüketmeyen, tüketemeyen huysuz bir tipim...

Ama bu gün, annemn kumpasıyla döner yedim ve midem ağrıyor...

Annem olacak şahsiyet beni sürekli kandırıp rüşvetle, cebren ve hileyle, gayet abdülşinas durumlarda et yemeye zorlar. Bu gün de bir skinny jean artı iki eşofmanla kandırılıp kebap yedim...

Soda bulmam lazım... Hık...

Bi Çirkin Uğruna...

Efenim, bizim hâlâ adam gibi bir uydu alıcımız, DigiTürk'ümüz neyim yok... Öyle kötü de göstermez tivimiz ama, Loca'ydı, Nickelodeon'du, (Ama, ama, ama Süngerbob için... Bi de şey... Avatar var... Cat-dog da var... Foster'ın Hayali Dostlar Mekânı var... Yoğsam ben büyüdüm, hiç çizgi film izler miyim? :P) Discovery'ydi, CNBC-e'ydi bulamazsınız... Zaten biz de (anne hatun ve ben) dizi içine düşen tipler değiliz, geri kalanımız da o an ne varsa onu izlemekle yetinir.

Tamam, tamam; hiç inandırıcı olmadı...

Ben bile inanmadım kendime...


Ama dear okuyucu, annem cidden dizi izlemez ki... Bana gelince...

Şimciiik...

Dr. House,

Ugly Betty,

Chuck,

The Office,

Battlestar Galactica,

Gossip Girl,

Pushing Daisies,

Heroes,

How I Met Your Mother,

CSI:NY

Prison Break,

Ghost Whisperer,

Avrupa Yakası,
Anında Görüntü Show,

BKM Mutfak'tan oluşan minicik bir dizi/program kartelam var... (15 olmuş mu bea... Her geçen gün artıyor... 2 ile başladı bu günlere geldik...) Şimi diyeceksiniz ki,

"Sayın Geveze,
Bu sene SBS'ye girmeyecek misin?
Bunların hepsini izleyip bloga, tenise, basketbola, dershaneye, ödeve, okula, kitaba, teste nasıl yetişiyorsun?
Bunlar hiç mi çakışmıyor?
Gözlerin neden pörtlemekten uzak, o kadar normal? bla bla bla..."

Cevap geliyor...

Geliyor, geldi: Hepsine yetişiyorum, çünkü birçoğunda hemen hemen birkaç bölüm geriden (bazılarında bir sezonu buluyor) ve VCD-DVD (o an ne varsa :P) o da olmadı internet adlı kaynaktan takip ediyorum... Hatta Prison Break izlemeye bu Kurban Bayramı'nda başladım. (bir insan bir gecede 5 bölüm izleyebilir mi? hayır diyorsanız ben insan değilim...)

Ama, Ugly Betty var ki, bir bölümünü kaçırmamış insanım... Ne Aşk-ı Memnu izledim, ne Yaprak Dökümü, ne Binbir Gece, oturdum Ugly Betty'mi takipledim!

Fekat patlayasıca TNT bu akşam sinyal vermeyi unuttu! Ve ben, Ugly Betty'nin o bayıldığım jeneriğini (ki daha önce de söylediğim gibi jenerik izleme merakım vardır!) aaartıı, ilk 19 dakika 53 saniyesini kaçırdım...

Annem tutmasa DigiTürk'ü olan bir kahvehaneye dalıp TNT arayacaktım...(onlar da kollarını açıp beni bekliyorlar ya okeye dördüncü diye...)

Saat 7.50'de karnım ağrımaya başladı zaten 'TNT' diye... Üst komşuya gittim, karşı komşuya gittim yan komşuya gittim, interneti deştim derken depresyona girdim... Sonra 19.53. dakikada TNT lütfedip geri geldi.

Bencağız da bi Ugly uğruna şekilden şekle girdim... Ne şehittir ne gazi muhabbeti oldu anlayacağınız....

Kültür ve Projesi: Tarihi Kankalar Osmanlısı

Annemin klasik-haftalık kankalar günü toplantısı bu salı bizim evde gerçekleşmeyi denedi. Ah, tam bir kâbustu ki, Japon icadı, sevimli bir şey imdadıma yetişti: Ku-La-Klı-K

Olayı başa saralım istersen dear okuyucum,,

Saat 4.30... Evin neşesi, en bi Geveze'si kapıdan girer. Ferah ferah, yayıla yayıla duşunu alır, nasılsa bütün akşam sosyal projesiyle ilgileneceğini sanıyordur. Saçlarını tarar, perçemini fönler, cornflakes tıkınır, giyinir ve Osmanlı Tarihi ve Kültürü hakkında resim bulma umuduyla bilgisayarının başına oturur, ama dayanamaz ve Alem-i Blog'da gezinir, bir iki yorum karalar ve kapı tıkırtısı duyar, sweet mummy gelmiştir. Ama daha selam kelam etmeden mutfağa dalar. Geveze'ye odasını toplamasını höykürür, misafir gelecektir!
Tıpı tıpı tıp tıp tıp.:.

Saat 7.30... Geveze saunadan çıkmış gibi göründüğü için bir daha duş almıştır(cebren ve hileyle!). Odasını toplayıp kıyı köşe bir yerciğine sinmiş, sosyal projesine başlamıştır. Kapı çalar ve bir anaokulu odasına kusar. Nazik bir hareketle onları oturma odasına def etse de saklambaç oynarken ha bire Sultan II. Mahmud'un kafasına, gözüne basarlar. Bu arada Geveze ödev yapamayacağını keşfeder ve hâlâ üçüncü boyuttayken toparlanır. Kenidini daha toparlanabilitesi olan derslere vermeye çalışır, test çözer. Derken odasını Kızılderililer basar, pardon, Kızılderelilermiş onlar!

Saat 8.30... Geveze'nin zavallı Tudem 7 Test Kitabı'sı büzüşmüş, en sevdiği Pensan IQ'sunun ucu yamulmuştur. Zottirik bir Rotring'le kabak gibi kalakalmıştır, çevresinde minik bir cadı grubu dönüp dönüp 'Apyakadabra!' diye onu siğilli kurbağaya dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Bazı Hunumsu'lar da Teletubbies ile atçılık oynamakta, diğerleri de serseri mayın gibi çat orada çat burada çat kapı ardında takılmaktadırlar. Müthiş bir gürültü vardır, ödev yapılmalı, kitap okunmalı, test çözülmelidir.

Saat 9.00... Geveze saçlarını yolmamak için kendini zor tutmaktadır. Odası mı eğridir yoksa tepesinde tepinen çocuklar mı vardır? Kaçsa gitse? Olmaz, kemanı bırak, kemanı bırak. Hayır, sakın o kitaba dokunma! Eğer o tuvali elleyecek olursan her yerinde kocaman kocaman dokunaçlar çıkar! Sakın bir daha yatağımda zıplama, yoksa teee Amerika'ya kadar gece gündüz uçarsın, tuvalet bulamazsın; rezil olursun yollarda! O postere bir daha yağlı ellerinle dokunursan odamdaki Bubi tuzakları seni alıp Fizan'da Çin işkencesine maruz bırakır! Ve sakın bir daha üzerinde The Rasmus veya Harry Potter yazan bir şeye bir metreden fazla yaklaşma, yoksa seni parçalarım! Eğer mayonezli ellerinizi albüm, kitap, poster, toka, parfüm, parlatıcı koleksiyonumdan çekmezseniz kafanızı Ay'a sürterim! Müzik setime ve içindekilere boğazından çıkan CO2'leri dokundurursan bacaklarını cebine koyarım!


Saat 10.00... Derken bir canavar ağlamaya başlar, bir diğeri ayağına basmıştır çünkü. Öyle bir ağlamaktadır ki, kulak zarınızın bir deney tüpünde sallandığını hissedebilirsiniz!
Anneler gelir, yövriler odadan atılır, gürültü hâlâ gelmektedir ve Geveze'nin obsesif kompulsif bozukluğu ile panik atağı başlamış, klostorofobik belirtiler gösterme eğilimine girmiştir. Elini çekmeceye daldırıp içgüdüsel bir biçimde ilk tuttuğunu kulağına tıkamıştır. Ama o da ne? Yaşasın MP4 Player! Gel buraya sevgili kitabım! Seni seviyorum Tori Amos!



Ertesi gün Sosyalci II. Mahmud ve Osmanlı Kültürü ve Tarihi'ni ister...
Sosyalci: Geveze, nerede projenin taslağı?
Geveze: Eee,, şey...
Sosyalci: Nerede II. Mahmud?
Geveze: Hocam, ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim!
Sosyalci: Ne demek o öyle?
Geveze: Hocam, bilmek isteyeceğinizi sanmıyorum... Ama şöyle diyeyim, ıslahatlara itiraz eden Yeniçeriler bile II. Mahmud'un kafasını bu kadar ezmemiştir...

Bi Sorun mu Var?

Az önce msn kişi listemin hitap ettiği kesim hakkında hoş bir kapak patladı yüzüme, ben 'kişi listemde hiç denyo yok!' diye övünürken...

Bir yandan ödev yapyorum, bir yandan da sağa sola laf yetişiriyorum, aynı zamanda da Vivaldi dinliyorum. Şaşkolozlukta benimle yarışabilecek biri gelip dedi ki,
"Aaağğğğ! Vivaldi mi dinliyon seeğğn? o adam gay değil miiiiydiiii?"

Fesuphanallah! Böyle demedim tabii, 'abdülşinasın başkanı avamella, o adama laf yok, öğren de gel!' Cevap daha da muhteşem:
"ya kızma hemen. hani sen Pet Shop Boys, Metallica, Tatu, Slipknot, Pink Floyd filan dinlersin, punk, pink filan dinlersin ya, araya nasıl kaçtı merak ettim!"

Hangisine güleyim şaşırdım.
a) Vivaldi gibi adamla Pet Shop Boys'un nasıl bir benzerliği var da cinsel tercihlerini karıştırıyorsun?
b) Müziğe mi baktın adama mı?
c) Benim müzik zevimle aranızdaki bağ nerden hemşerim? Ne dinlediğimi niye ezberliyorsun?
d) Aaa, unutmuşsun ama, alternative de dinlerim :P
e) Al işte, kapak oldun kızıım!
f) Bu saf-o-can Vivaldi kim bilir mi acep?
g) Ya gayse gay! Adamla evleneceğimi söylemiyorum, sadece muhteşem bir müzik yeteneği var!
h) Buna niye bu kadar taktım ki ben?

Neyse, arkadaşıım, bak, Vivaldi de dinleriiim, vileda da, Bach da, metal de! Kulak benim, ruh benim, beyin benim, bir sorun mu var?

İste-Mİ-yorum

Herkes çeşitli arkadaşlık sitelerinin üyelik tekliflerini yolluyor şu günlerde, "Ben cehennemindibi.com'dan bir profil edindim, senin de katılmanı istiyorum, böylece daha rahat kavga edebileceğiz!", "zırtapoz.com profilime baksana!", "Aa, Face'e üye değil misin bebeğiiiim?", "kapaceneni.com üyeliği ister misin? Böylece arkadaşlarınla daha rahat sohbet edebileceksin!" gibi... Ya ben böyle siteleri sevmem ki! Bana ne, kim kiminle nerede sohbet ederse etsin, çektiği fotoğraflara ne derse desin! Face'e gitsin, Hi5'a gitsin, benden uzağa gitsin de nereye giderse gitsin!

Hoşlanmıyorum böyle geyiklerden! Herkes bin bir sitede birbirini arkadaş olarak ekler... O kadar çok üyeliği vardır ki, hangisine bakacağını şaşırır, hepsine yetişemez ve sanal alem profil çöplüğüne döner... Üstüne üstlük periyodik olarak millete site reklamı yapar!

Ne gerek var ki? Msn yetmiyor mu size? Hadi yetmedi, sosyalleştiniz diyelim, bana uyar ama 9785 sitede, 23496 forumda ne işiniz var? Keyfinizin kâhyası mıyım, gidin! Ama beni rahat bırakın, ben iste-Mİ-yorum!

Türkiye'den Kaçıp Gidesim Var!

Evet, kaçıp gidesim var! Nereye mi? Güzel soru. Niye mi? Basit.
Çünkü, bu ülke absürt durumlarıyla her ne kadar matrak olsa da bazen insanı çıldırtıyor. Malumunuz, yerel seçimler yaklaşıyor ve burada da seçim kampanyaları son sürat!
Az önceki yazımı yazmış, yayınlamışım, üstüne matematik ödevimi yapacağım. (Matematikle de aramız pek hoştur(!) söylemesi ayıp) Tam güç bela konsantre olmuşum, yakında gitmeyi planladığım filmleri, tiyatroları, almak istediğim albümleri, okuyacağım kitapları vs. kafamdan atmışım, bir ses duydum. İlk başta hayal ediyorum sandım ama gerçekmiş:
'Dırırım dım dım! Aydın Belediye Başkan adayı ..X..! Her şey Aydın için, daha iyi bir gelecek için! Dırırım dım dım!'
Ajdar'ın Çikita Muz'u bile daha ritmik, daha senfoniktir bu saçma seçim şarkısından. Bir de kırocanlar sokağın başında bu sanat eseri(!)yle dakikalarca beklediler, bizim apartmanımız da sokağın hemen başında olduğundan stereo müzik keyfi yaşadık.
Böyle bir atmosferde insan en sevdiği dersin ödevini bile yapamaz, ben en uyuz olduğum dersle uğraşıyorum! Şaka gibi!
Ama işkence burada da bitmiyor. Şu seçim otobüsü gittikten ve ben tekrar konsantre olduktan sonra telefon çaldı. Annem balkonda anneannem de mutfakta olduğundan mecburen ben baktım.
Aman Tanrım! Yine o kıro müzik! Bir an için arkadaşlarımdan biri seçim otobüsünün çok yakınından beni arıyor, sanat kazasından dolayı felç filan oldu da yardım istiyor diye düşünmüştüm ki Belediye Başkan Adayımız'ın güzide(!) sesi ile burun buruna geldik. Kendimi toparlayıp çemkirmeye başlayamadan otobiyografisini ve vaadlerini sıraladı. Ben de 'Bu kadar tanıtımdan sonra bizim evden size oy çıkmaz, başka ailelere komplo düzenleyin!' diyerek çat diye telefonu kapattım. Biliyorum, adam beni duymadı, ses banttan geliyordu, ama olsun! Önemli olan benim rahatlamamdı.
İşkencenin burada bittiğini sanıyorsan okurcuğum, yanılıyorsun! Ben bu agresiflikle ne çalışırsam çalışayım anlamayacağım için bari gazete okuyayım dedim. Hay dememiş olsaydım! Gazetenin üstünde elinin ayarı olmayan veya gözü 200-250 derece hipermetrop olan bir arkadaşın eseri, bir başka Belediye Başkanı Adayı'nı tanıtan broşürlerden onlarcası saçılmış vaziyetteydi.
Ve ben yetenekli insan onlardan birinin üstüne basıp düştüm! Gayet trajikomik bir olay, farkındayım. Yine farkındayım ki, böyle sinir bozucu raslantılar ya benim hayatımda ya da romanlarda olur!
Buradan Belediye Başkanı adaylarına sesleniyorum: İstediğiniz kadar takla atın, bizim evden bu kadar reklamcı adaylara oy çıkarttırmayacağım!
Şimdi, ilk soruya cevap vereyim: Ya seçim kampanyalarının sanal alem veya televizyon, gazete üzerinden yapıldığı adam gibi bir ülkeye gideceğim, ya da okyanusun ortasında, ılıman iklimli, yerel seçime ihtiyaç duymayan, tek başına hükumetiyle mutlu bir ada ülkesine gideceğim!
O da olmadı, odama ses yalıtımı yaptıracağım ve seçimler yapılıp, oylar sayılıp kutlama bitene kadar Rapunzel gibi hapis hayatı yaşayacağım! Yoksa blogumun adını 'Psikopatın Dünyası', 'Şizofrenin Günlüğü', 'Akıl Eksiklikleri' gibi radikal isimlerle değiştirmek zorunda kalacağım!