Magazinsel Bir Mucizenin Analizi

Sabahın -benim için- hayli erken saatlerinde bürodan bildiriyorum dear okur. Çok meşgul olmama rağmen magazin haberlerine vakit ayırdığım yetmiyormuş gibi hadi dedim, bu denli müjdeli bir haberi siz de duyun.

Na burda diyor ki Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan'ın sevgilisi Sinem Kobal nihayet gözlerimize Clockwork Orange stili işkence çektirmekten vazgeçip kamera arkasına yol alıyormuş.

Parmaklarım olması gibi ulvi bir haslete sahip olduğum için konu hakkında yorum yapmam gerektiğini hissediyorum.








Küçük Sırlar’ın başrol karakteri Su’ya hayat veren (1) Kobal, kendi yapım şirketiyle televizyonlara program yapıp, satacak. (2) Ve çok özel oyunculuk projelerinin dışında, (3) kamera arkasına geçerek hayalindeki projeleri gerçekleştirecek.

Ayakligazete.com’ın haberine göre, Hatta ilk projesi için TRT’yle (4) masaya oturdu bile. Genç yıldız, şu sıralar ünlü oyuncularla röportajların ve kamera arkası özel görüntülerin (5) yer alacağı programının görüşmeleri için İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyor.

Sevilen gençlik dizisi Küçük Sırlar’ın başrolünde yer alan Sinem Kobal, sezon boyunca dizideki öpüşme sahneleri yüzünden Arda Turan’la yaşadığı krizlerle hep gündemdeydi. Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan’la (6) evliliğe yelken açan bir ilişki yaşayan Kobal, sevgilisinin de karşı çıkmasının etkisiyle dizinin senaryosundaki öpüşme sahnelerinde oynamamıştı. (7)

Arda Turan da Sinem’in yapımcılığa geçmesine destek veriyor. Güzel yıldızın, kameranın önünde olmasındansa, arkasında bir iş seçmesini telkin ediyor. (8)



1. hayat veren: Şimdi burada ufak bir problem var. Yani ben ve normal insanlar 'hayat vermek' gibi bir tabiri gerçekten yetenekli oyuncular için sarf ederiz.
Mesela; "Severus Snape'e hayat veren Alan Rickman, '97 yılında The Winter Guest isimli filmde de yönetmen koltuğuna oturmuştur." doğru ve onaylanan bir cümleyken; "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor." cümleciği eşyanın tabiatına aykırı olup, pek çok çevrede tepki gören, onaylanmaz bir cümledir.
Arka sıra, evladım gülünecek bir şey varsa söyleyin hep beraber gülelim. Hallah hallaaaaah. Evet nerede kalmışık; 'İlla ki bu cümleyi kuracağım, bu cümlesiz yaşayamam, hayatım boyunca bu cümleyi söylemek için yanıp tutuştum.' diyorsanız uygun bir noktalamayla bu gramer faciasını lehinize çevirebilirsiniz: "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor(!)" ya da, "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor."
Yazı dilinde uygun kullanım böyleyken, konuşma dilinde yükleme kazandıacağınız alaycı bir dudak bükme sizi muhabbet ortamının kralı yapabilir. Duydunuz zilin sesini, ders bitmiştir. Yazılıda da çıkar bunlar.


2. satacak: Eğer ki bir daha kameranın önüne geçmeyeceğine söz verirse çok deli satar söyleyeyim. Ben kendi adıma bütün kopyalarını satın alabilirim. Ama dizide güzel kız kontenjanından yer aldığını -oynadığını demiyorum dikkat ettiysen- düşünürsek, görünmediği yapımlarının elinde patlaması da pek tabii muhtemel, sevinemk için bekleyip görmek lazım.


3. çok özel oyunculuk projelerinin dışında: Şimdi bana herhangi biri 'çok özel oyunculuk projesi' derse fesatlaşırım. Acayip fesatlaşırım. Ama söz konusu Sinemciğim olduğunda aklıma naif şeyler geliyor. Mesela Oyunculuğa Giriş 101 dersi alması gibi. Ya da balmumu heykelini yaptırıp kamera karşısına onu koyması gibi -ki galatasaraylı milli futbolcu arda turan'ın kıskançlık krizlerine birebir- sempatik şeyler.
Bir bunları düşünün, sevinin. Sonra da bunların dışında bir şeyler yapmak istediğini düşünün, üzülün.


4. TRT'yle: TRT'nin tiyatro oyuncularıyla çalıştığı yapımları pek seven biri olarak bu gelişme karşısında küçük dilimi yutmaktan kendimi alamadım.


5. kamera arkası özel görünütüler: Bak yine fesatlaşıcam ama fesatlaşamıyorum. Zira gözümün önüne prompterdan okurken satır atladığını fark edip kahkaha atmaya başlayan, yüzündeki birtakım fondöten zerrecikleri yok olduğu için panikle kulise kaçan, ne söyleyeceğini unuttuğunu otuz saniye kadar sonra fark eden sempatik bir sarışın geliyor. Hehe. Yirim.


6. Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan: Koskoca haber metinndeki kayda değer tek edebi partikülü buldum çıkardım. Nasıl uzun bir tamlamadır Yarabbi, futbolcu Arda Turan de geç. Hatta futbolcu bile deme, hepimiz Arda Turan'ı tanıyoruz. Bu ne etiket kaygısıdır yahu. Resmen sanatlı bir anlatım söz konusu.


7. oynamamıştı: İşte bu Türk halkının şansıydı. Hatırlar mısınız bilmiyorum, -ki niye hatırlayasınız saçma bir dizinin saçma bir sahnesiydi ya, usulen soruyorum.- bir bölümünde -yalnız hatırlar mısınız diye başlayıp araya bir kısa çizgi sokuşturmamla sıkıntıya girdiğini fark etmedim değil dear okur.. *hatırlar mısın? *neyi?!!!- bu baş kahraman Su depresyonlara girip girip çıkmış, kendini bir fotoğrafçının kollarına atmıştı. Sonra da sözde şuh bakarak poz vermişti.

İşte o bakışlar var ya, günlerce kabuslarımın baş kahramanı oldu. Yani oyunculuk yeteneği böyle bir şey, nasıl da etkilendim.. Düşündükçe tüylerim ürperiyor.
İşte bu şuh bakamayışlı oyucunun bir öpüşme sahnesinde oynaması fikrinin bile eline hiçbir Alfred Hitchcock filmi su dökemez.


8. Arda Turan da Sinem’in yapımcılığa geçmesine destek veriyor. Güzel yıldızın, kameranın önünde olmasındansa, arkasında bir iş seçmesini telkin ediyor. : Yazıyı burada bitirip yorumu okuyucuya bırakıyor, Arda Turan'a hınzır bir gülüş yolluyorum.

Gözünüze Afiyet, Çizimlerimi Yayınlıyorum da..

Erken saatlerde yazdığım nadir yazılardan biriyle karşındayım dear okurcuğum. Yaklaşık 2 hafta kadar önce formspring'deki bir soru sorancığıma çizimlerimden birini burada yayınlayacağıma söz vermiştim. Eheh, rötarıyla ve faiziyle sözümü tutuyorum, yeteneksizliğimin kusuruna bakmayınız.



















Picasso sapıklığımın bir eseri. Aynı zamanda Can Yayınları kendini kaybetmeden önce Şeker Portakalı'nın kapağında bu vardı. -hangi akla hizmet bilemiyorum, gidip bisikletli bişey koydular güvercinli kız yerine. ayıp.- Hâlâ Zeze dediklerinde de aklıma bu gelir. Sanırım geçen sene yapmıştım, şimdi üzülerek fark ediyorum ki eteği çok beyaz olmuş. -geri kalanı hayli düzgün ya, eteğine takılıyorum.- Görüntü kalitesi de Nokia c6. Ayrı bir yazı konusu adeta.
--o fiş orada çünkü altında adım yazıyor. evet, adımı kamufle edecek daha yaratıcı bir şey bulamadım :)







Eheh bu da Death Note'dan L beyefendi :) Orijinali daha karizmatik. Gölgelendirme konusunda ne kadar kötü olduğumu adeta yüzüme yüzüme çarpan bir çizim olmuş bu da. Sağ olsun var olsun.




Bu şirin şey de çocukluğumun çizgi filmlerinden Powerpuff Girls'ün bir kahramanı, Buttercup. Sahi, hâlâ yayınlanıyor mu ki Powerpuff Girls? Mojococo diye harika ötesi bir kötü kahraman ismini şimdinin çizgi filmlerinde bulamıyorum da :/


Bu manasız da bir karalama aslında. Telefonla konuşurken köşelerden taramaya başlamıştım, düşün artık nasıl sıkıcı bir telefon konuşmasıydı.. Sol üst köşe bu kadar parlak değildi ama dediğim gibi Nokia c6 kalitesi böyle bir şey, boru değil 5.0 mp. -megapikselle kameranın müthişliği arasında 1/1lik oran olduğunu sananlara selam olsun-

Pinokyo'yla Ben, Sadece Arkadaşız!

Deep'in yolladığı mimlerden birini yazıyorum pek tabii :) Konu yine başlıktan da anlaşılamayacağı gibi yalan hakkındaki düşüncelerim.


Yüksek Ökçeler'i hepiniz bilirsiniz herhalde. Olay bir konakta geçer. Evin hanımı kısa boyundan şikayetçi, hep yüksek ökçeli pabuçlar giyer. Ve sevgili yüksek ökçeleri navigasyon cihazıymışcasına evin namuslu çalışanlarına hanımın nerede olduğunu bildirir ki onlar da namuslu hayatlarına devam edebilsin.
Bir gün sağlık nedenleri dolayısıyla yüksek ökçeler rafa kalkar, yerine pofidik terlikler gelir. Hiç ses çıkarmaz bu terlikler, hanım nerede ne yapıyor anlamak mümkün olmaz. Haliyle konaktaki namuslu, dürüst çalışanlar kendilerini muhafaza edemezler, namusları da dürüstlükleri de elden gider. Sessizce onları izleyen hanımları konakta fır dönen dolaplar yüzünden çok daha rahatsız olduğunu fark edip güzel yüksek ökçelerine geri döner.


Yalanla aramızdaki çalkantılı ilişkiyi bundan daha iyi anlatan bir öykü bulamam sanıyorum.
Evet, bazen ben de bazı gerçekleri saklama ihtiyacı duyuyorum. Ama berbat bir yalancı olduğum için genelde retorik denen muhteşem sanat yardımıma koşuyor.
Yalanı yaklama konusunda pek başarılı değilim, ama rasyonalizme duyduğum büyük tutku bazı gerçekleri bir şekilde bilememe olanak sağlıyor. Yine de ayakta uyutulmaya hayli müsaitim.

Eğer yalanı performe eden zat benim için pek de kıymetli değilse öyküdeki gibi yaşamaya devam ederiz. Ama sevdiğim, değer verdiğim biri bana yalan söylerse bir parça şirretleşirim. Elm Sokağı'nda kabus görürüz birlikte. Zira birini seviyorsam güvenebilmem gerekir, güvenemiyorsam zaten sevmiyorumdur.

El Amor en Los Tiempos del Colera



En sevdiğim Latin, Gabriel Garcia Marquez'dir şüphesiz. Yanakları mıncıklanır ki onun.


Ve bu arada, /haviyer/. Söylemekten bıkmadım, /haviyer/. Hatta /ibitha/. İspanyolca'ya saygı kuşağıın sonuna geldik böylece -ödül bekliyorum bu çabalarımdan ötürü, duy sesimi ispanya, kolombiya!-. Kendine iyi bak dear okur.

Yaş Odunla Ağızlarına Ağızlarına Vurulasıcalar!

Deep'in sponsorluğunda bir yazıyla daha karşındayım dear okur. En son geçen yüzyılda yazı yazdığımın farkındayım, komşunun batmasından istifade ada görmeye gittim.
Malum, 2015'e kadar adaları elden çıkartacaklarmış. Dedim Kos'u alsam ne güzel olur. Şimdilik 461 liram var, destek çıkarsanız adayı aldıktan sonra bulvarlara sokaklara isminizi veririm. -politika damarlarımda akıyormuş, şu an keşfettim.- Birkaç milyon dolar tek ihtiyacım. Orada Geveze Cumhuriyeti'ni, ya da ne cumhuriyeti yaaa Geveze Krallığı'nı kurmayı planlıyorum. Oh.

Konuyu dağıta dağıta nerelere geldim fekat. Mimim var, onu yazacağım: Gıcık olduklarım.



  • Matematik. En saf haliyle, gerek dört işlem gerek modüler aritmetik. Nefret ediyorum, gıcık oluyorum.

  • Naylon poşet insanları. Onlar ki küresel ısınmayı hiç ciddiye almaz, onlar ki 'Ben öldükten sonra penguenleri kim takar oolum yeeeaaa' der. Geveze ki onları yaş odunla döver.

  • B sınıfı filmler. Bugün bir sinema endüstrisinden söz edebiliyorsak sebebi bu filmlerdir kanımca.

  • Amerika. Hakikaten, Kafka'cığım yazsa bile sevemiyorum. Bir soğukluk var ki içimde, sorma gitsin. -o da bana bayılıyordu zaten olanca 250 milyon nüfusuyla..-

  • El bileklerim. Özellikle de sol. Zira durduk yerde inciniyor ve beni deli ediyor. Sorumluluklarının farkında olmaması da cabası. Saat taktığım bilekte bir oturaklılık, bir saygı arıyorum efendim. -oturaklılık dedim ya, ananem resmen gururdan ağlayacak şu anda.-

  • Sabahları uyanmak. Evet, sabah uyanmak istemiyorum ben, gece uyanmak istiyorum. Gün ışığını göre göre uyanmak çok sinir bozucu. Saat 9 da olsa 12 de olsa az uyumuşum gibi geliyor.

  • Kabuğu soyulmamış domates. Yerken o kabuk öylesine gıcık ediyor ki beni.

  • Fransızca ve/veya İspanyolca bildiğimi bir şekilde duyduktan sonra benden o dilde küfür öğrenmeye çalışan insanlar. Öylesine deli ediyorlar ki beni..
    'Fransızca/İspanyolca konuşsana biii..' diyenlere gıcık olmuyorum mesela, onlar öylesine naif, şirin insanlar ki. En güzel duygunun insanı onlar! Sırf onlar için ezberimde 11 İspanyolca, 6 Fransızca şiir var. Okuyorum, mutlu oluyorlar.
    Ama o küfür insanları fıtık ediyorlar beni. Günlük konuşmayla böylesine ilintili bir şeyde yetkin olmam için o ülkede en azından birkaç ay bulunmam gerektiği gerçeği bir yana -ki ben ne fransa'ya ne ispanya'ya gittim. ühü.- neden küfür öğrenmek isteyeyim ki yahu!

  • Öğrencileri SBS puanlarıyla sınıflandıran manyaklar. Yerleştirme puanımın 491 olması beni Albert Einstein yapmıyor, sakin olun lütfen! -ama onun kadar güzel dil çıkartırım, o ayrı.-

  • Notla tehdit eden öğretmenler. Çölde kaybolmuş yolcuyu susuzlukla tehdit etmekle aynı şey bu yaptığınız.

  • Aşırı duygusal insanlar. Ama çok aşırı böyle. 'Gevezee, elbisem nasııl?' diye çirkiiiin mi çirkin bir elbiseyle çıkıp geldiklerinde 'Eehem, fena değil :)' gibi bir yanıt alıp da 'Sen beni hiç sevmiyorsun ama yaa, hep bana soğuk davranıyorsun zaten.' diyen korkunç insanlar. Gıcık ediyorlar beni.

  • Kaybolan eşyalar.

  • Heyecanla yaptığım programımın dış etkenler yüzünden bozulması.

  • Sabit fikirlilik.

  • Yüzmek. Çok sıkıcı. Bir sporda heyecan ya da rekabet olmaması uykumu getiriyor.

  • Sarı.

  • Fırfır.

  • Odamı toplamak zorunda kalmam.

  • Diplerimin çıktığını göre göre 'Saçının kendi rengi mi buu?' diye soran insanlar.

  • Bembeyaz ayakkabılarını her daim temiz tutan insanlar. Çok kısıkanıyorum onları, öyle böyle değil.

  • Kırılan ucun kalemin içine sıkışıp kalması. Kanser bile eder insanı.

  • Ütüsü bozulmuş gazete. Sayfaları cetvelle ayarlanmışcasına muntazam bir düzene sahip değilse bir gazeye okunmaz bence. Hep diyorum benim gibi takıntılılar için zımbalasınlar şu gazeteleri diye ama kimsecikler duymuyor sesimi. Sırf bu yüzden kapıda pusu kuruyorum evdeki herkesten önce gazeteye ulaşmak için.

  • Kağnı hızında bilgisayarlar.

  • Şiir okuduğunu zannedip aslında bağıran, ağlayan, sümküren ve tükürenler. İçim sıkışıyor onları görünce.

  • Yazılı olmak. Çok geriyor beni.

  • Sıcak hava. Sırf bu nefret yüzünden emeklililk günlerimi İzlanda'da geçireceğim. Hatta manyaklığın dibine vurup tanıdıklarımı İzlanda'daki yazlığıma davet edeceğim. -şair burada ne demek istemiş: kimse gelemeyeceği için bir başıma serin havada björk dinleyip aurora izleyeceğim. nihohoh-

Gorki'nin Çocukluğu Halt Etmiş!

Dikkat: ÇOK u z u n bir yazı.

Merhabalar dear okurum, canım ciğerim, bir tanem. Bugün burada bulunuş amacım yine bir mim, hep bir mim. Deep ve Uykucu beni yaklaşık 6 ay kadar önce mimleme inceliğini göstermişler, ama ben o incelikten yoksun bir odun olduğum için daha yeni cevap veriyorum.

Konu, -başlıkta hiçbir ipucu vermememe rağmen kolaylıla tahmin edebileceğini bildiğim- çocukluğum. Az laf çok iş -bunu benim söylemem tabii ki ucuz ironiden başka bir şey değil-, başlıyorum.

*****

Konuya tabii ki Geveze'nin doğumuyla başlıyoruz.. Yanımda Senirkent Doğumevi'nden bir ebe var. Kendisi izlenimlerini bizimle paylaşacak.

"Yıl 1996. Takvimler 18 Şubat'ı gösterir, saat gece 10'u geçerken süpersonik bir insan, aynı zamanda bir doktor hanfendi doğumhanemize teşrif etti. Kendisi Geveze'nin annesiydi.
"Saat 11'e 20 kala o kış gecesi birden ısınıverdi, gökteki yıldızlar daha bir parlak; ay ise daha bir tabbak gibiydi. Etraf birden sessizleşmiş, bütün dünya bir bekleyiş içine girmişti. Derken doğumhanemizin etrafı bir ışık halesiyle kaplandı.

"Tam o heyecanlı bekleyiş anında Fransa'da kendini bilmez bir çikolata şefi işini yapmaya devam ettiği için zavallı çocukcağız bir çikolata bağımlısı olarak dünyaya geldi. Tabii ki o muhteşem sessizlik bozuldu, zira küçük, sevimli ve huysuz Geveze'cik doktora 'Neaaber moruk! Agugahahahah!' diyerek hepimizi şaşkınlığa gark etmişti.

"Bu şaşkınlığın ardından birkaç gün geçti geçmedi ki, Isparta'ya bir bolluk bir bereket çöktü. İnsanlar daha mutlu, güller daha kokuluydu. Bense tüm bunlar arasındaki bağlantıyı aradan geçen 16 yıldan sonra kurabiliyorum. Geveze sağ olsun, Isparta'mızın tarhinide bir mihenk taşı. Bugün Isparta'yı Isparta yapan o muhteşem şubat gecesidir..."

-evet, böyle mübarek bir insan olduğumdan daha önce size hiç söz etmediğimi biliyorum. tevazu başka bir şeye benzemez tabii-

Bu harika doğumdan sonra sarılık olmuşum. Kanımın değişmesi gerekmiş, ve benim kahraman ananem bana kan vermiş. Başka bir deyişle, ananemle ben kan kardeşiyiz.
Belki de bu yüzden, ananemle aramdaki ilişki klasik bir anane-torun ilişkisinden çok daha fazlası oldu hep.
Ananem bana bakmak için doğduğumdan beri bizimle kalıyor. Ki kendisi benim ilk öğretmenim, ilk sırdaşım, ilk arkadaşım ve birçok şey daha.

Çocukluğum da bu motiflerin etrafnda dönüyor zaten. Kelimenin tam manasıyla bir apartman çocuğu olduğum için hiçbir zaman etten kemikten arkadaşlarımın sayısı çok olmadı. Daha çok boyalarım ve kitplarımla eğlendim diyebilirim.
Bir sürü hikâye kitabım vardı, anneme, ananeme, dayıma ve teyzeme okuta okuta ezberlemiştim. -ki bu ezberlerin okumayı öğrenmemde büyük bir payı var- Birinden birini kıstırdığımda bütün kitaplarımı baştan sona okuturdum ve bu da malum, saatler sürerdi. Birkaç defa dayım satır, sayfa filan atlayarak okumayı denemiş ama yememişim yani: 'Hayıır, orada şu vardı!!!11! Hayır, yanlış okuyorsun!1!!!'

Sokak maceralarım hiç olmadı. Evde legolarım, yapbozlarım, teletabilerim ve ananemle zaten çok eğleniyordum, eksikliğini hissetmedim diyebilirim.
Hatta onların yerine ballandıra ballandıra anlattığım tiyatro anılarım oldu. -ben küçükken annem ankara dt'de kurum doktoruydu ve bu benim için zamanın en forslu işiydi.- Arkadaşlarıma hâlâ Rüştü Asyalı'nın başımı okşayışını, benimle muhabbet edişini bir Oscar töreniymişcesine anlatırım :))

Sanırım arada manyaklaşmamın sebeplerinden biri de küçükken yüksek dozda aldığım Esra Ceyhan. Zira küçüklüğümde tam bir televizyon bağımlısıydım. Sırf bu yüzden mutfakta duran televizyonu uyuduğumuz odaya taşımıştı annem, televizyonsuz uyumuyordum çünkü.

Fazla hareketli olduğum için pek zapt edilemediğimi anlatır annem hep. Ananem evde beni oyalamak için daha 4 yaşındayken filan matematik öğretmişti bana. Durmadan sayıları birbiriyle çarpıp çıkartıp oyalanmışım bir süre. Ama ondan da sıkılmışım. 4,5 yaşındayken fiilan da okumayı keşfedişimi buna bağlıyorum: uğraşsızlık.
Ama bu bilimsel çalışmalar enerjimi harcamamda bana pek yardımcı olmadığı için spora başlatmaya karar vermişler. Byoum da hayli kısa olduğu içn basketbolun iyi bir seçim olacağı kanısına varmışlar.
İyi de yapmışlar. Zira Efes'te çok ama çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Bayılırdım oraya. Tiyatrodan sonra en büyülü yerdi benim için.

Derken okula başlamışım işte. Anaokulunun yeri ayrı olsa da genel itibariyle belli saatler arasında belli bir mekanda bulunup bana söylenenleri yapmak pek hoşuma gitmiyordu. Etrafımdakilerin de bu kadar yavaş öğrenmesi pek yardımcı olmuyordu, ÇOK sıkılıyordum. Bu yüzden müdür yardımcısı annemle konuşup bana sınıf atlatmayı teklif etmiş. Ama annem kabul etmemiş.
İyi de yapmış aslında, yaşıtlarımla birlikte okumam daha mantıklı bence.


Evet, bu çocukluğumun Ankara'da geçen kısmı. Bir de Aydın var pek tabii.
Ankara'da Aydın'dakienden daha sosyal olduğumu söyleyebilirm. Daha çok arkadaşım vardı ve özellikle birkaç tanesiyle frekansımız tutuyordu, her şeyi konuşabiliyorduk ve birlikte çok eğleniyorduk.
Ama Aydın çok farklıydı. Şehir ufacıktı, mabedim tiyatro yoktu, insanlar değişikti, iklim değişikti. Suları bile kireçliydi! Kimse beni anlamıyordu, kimse okuduğum kitapları okuyup izlediğim filmleri izlemiyordu. Haldun Dormen'i tanımıyorlardı bile.
Okul değiştirene kadar epey asosyaldim Aydın'da. Yazıp çizmeye abandığım dönemlerdi. Yetenekli olduğumu keşfedişim çok güzel bir duyguydu. Demek ki farklıydım, o yüzden böyle oluyordu. -egom boyumdan büyükmüş yahu-

Günlük tuttum, defterler doldurdum. Ama birilerinin okumasını istiyordum, defterler bana yetmiyordu. Derken blogumu açtım.
Bu sıra okul değiştirdim. Öğretmenlerimi çok ama çok sevdim; beni dinliyor, benimle vakit geçirmekten hoşlanıyorlardı. Sınıfımdakilerle kaynaşmam için epey uğraştılar. Büyümenin de getirdiği bir sosyalleşme çabasıyla pek çok arkadaş edindim, dünya gözüme daha güzel görünmeye başladı.


Çocukluğumun özeti budur herhâlde. Şimdi uykucu'mun mimine geçeyim o halde. 'Ben çocukken .... sanırdım'


  • Ben çocukken çikolatanın bir element olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken dünyada hâlâ keşfedilmemiş kıtaların olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken herkesin Türk olduğunu sanırdım. Mesela İngilizler de Türk'tü, İngiliz demek o dilde Türk demekti aslında. Yani hepimiz aynıydık, ifade ediş biçimimiz farklıydı.

  • Ben çocukken birini ikinciye öptüğümde öpücüklerini geri verdiğimi sanırdım.

  • Ben çocukken Rusya'nın hâlâ Puşkin'in, Gorki'nin veya Dostoyevski'nin anlattığı gibi bir yer olduğunu sanırdım. -çok ütopikti benim için. ideal ortam gibi düşün-

  • Ben çocukken insanların ölünce lavabodaki su gibi kaybolduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken 'McDonald'a klipsi yook' diye bir reklam metninin olabileceğini sanırdım.

  • Ben çocukken Prens Charles'ın kral olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken sayların birer karakteri olduğunu sanırdım. -bir Pisagor olma potansiyeli taşıyormuşum-

  • Ben çocukken Amerika'nın ,AB'ye üye olduğunu sanırdım. -coğrafyam zayıfmış.-

  • Ben çocukken başkenti İstanbul sanırdım. -Ankara olduğunu öğrenince çok gururlanmıştım.-

  • Ben çocukken bir Kelt'in reekarnasyonla 2000lere gelmiş hali olduğumu sanırdım.

  • Ben çocukken Cüneyt Arklın'ın isminin Cüney Tarkın olduğun sanırdım. -ulamanın suçu-

  • Ben çocukken Peter Pan'in gerçekten varolduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken Tarkan'ın gelmiş geçmiş en süper şarkıcı olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken Enflasyon Canavarı'nın elinde bono ve çeklerle gezen, canı itediğinde her şeyi enflasyona uğratan manyak bir ekonomist olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken yavru kedilerin hiç büyümediğini, hep yavru kaldığını sanırdım. Enikler büyür, yavru kediler öyle kalır.


Evet, bu devasa yazının da sonuna geldik dear okur. Buraya kadar gelebildiysen alnından öptüm.
Deep beni çok mimlemiş, daha bir sürü mim yazacağım. Takipte ol.

BAL'ın Ayranını İçtim de Geldim Heleley

İhtiyar bir bunak olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum efendim. Ayran günü olalı neredeyse bir ay oldu ve yazısını yeni yazıyorum. Kınayın beni rica ediyorum.

Ayran Günü nedir, ne değildir?
Ayran Günü, BAL'da -Bornova Anadolu Lisesi, okulum. *küçüktürüç*- her sene yaza beş kala yapılan güzide bir etkinliktir. Bir nevi pilav günü gibi, ama okula bir kamyon ayran geliyor. Dünyayı akça pakça görene kadar ayran içilebilir, müessesenin ikramıdır. Mezunlar gelir, bazıları biz minik BALlılara mektup bırakır, bazıları tavsiye verir. -mesela ben birinden müthiş bir 'kaçma yeri' öğrendim. bug gibi düşün, tellerden sorumlu beyamcanın dalgınlığına gelmiş bir yer.-

Ayrıca bir müzik grubu filan gelip konser verir. Festival gibi. Bahçenin -dönümlerrrce bir arazi- muhtelif yerlerinde bizim mutlu olmamız için türlü eksantriklikler yapılır. Mesela bu sene -her sene geliyor da olabilir, bilmiyorum. çömezim ben daha.- devasa bir langırt kurulmuştu koruya yakın bir yere. Takım arkadaşlarınla birlikte mil benzeri şeylere bağlıyorsun kendini. İzlemesi çok keyifli.


Bu sene ne oldu ne kaldı Gevezeciğim, anlatır mısın lütfen?
Ah, çok naziksin benim dear okurum. Tabii ki anlatırım, sen yeter ki iste. Ah, yirim bu kibarlığı.

Bu sene epey yağmur yağdı. Hızlı değil, ince ince ama çok uzun bir süre.
Pinhani devat edilmişti, ne kadar istediği konusunda epey spekülasyonlar var. Bir grup 2.000 tl gibi komik ötesi bir rakamdan bahsederken, daha realist kesim 12.000 lira ile 20.000 lira arasında bölünmüş durumda.
Ama eğer Pinhani'ye, PİNHANİ'YE gidip 20.000 lira verdiyse BALEV, çok gülerim. -çok densizce bir açıklama yaptım sanırım. öyle böyle değil.-

Gönül isterdi ki bir Teoman gelsin, günler öncesinde okul kapısında yerimi alırdım. GÜNLER diyorum bak.

Pinhani'nin bildiğim tek şarkısı Kavak Yelleri'nde dur durak bilmeden çalan o malum şarkısı. Bu yüzden birbirlerine ahtapot gibi sarılıp koyun gibi bir suratla şarkılara eşlik edenlerden olamadım. Ama dürüst olayım, ortalama üstü diyebilirim şarkılar için. Müzikal anlamda performanslarını da beğendim, detone filan değillerdi.
Ama biraz agresiftiler, hatta bir ara yağmur sebebiyle yapılan fizibilite çalışmalarına trip attılar. Sanatçı huysuzluğuna veriyorum.

Bu arada çok çok çok geç sahneye çıktıklarını da belirtmekte fayda var sanırım. Onlar gelmeden en az 45 dakika önce ön gruplar şarkılarını bitirmişlerdi..


Ön gruplar! Oh la la.
Evet, ön gruplar. Kendileri BAL öğrencilerinden oluşmuş olup, toplamda 3 taneydiler. Sahnede parladıklarını söyleyemem. Şarkı seçimleri ve cover çabaları yersizdi. Ama özgüvenlerine diyeceğim yok, şu mitiş müzikal yeteneğimle ben, mümkün değil oraya çıkamazdım. Yani Teoman elini uzatıp 'Gelsene Geveze, bi düet yapalım.' dese bile..

Yalnız epey stil sahibiydiler, haklarını yemeyelim. Sanırım 2. sırada çıkan grubun vokali iyiydi. Ama genel olarak bir ritim duygusu eksikliği ve beceriksizlik hakim. Olucak olucak onlar da.
Bir gün albüm filan çıkartmalarını isterim ama. Ömrümün geri kalanında dahil olduğum her 'lise yılları' muhabbetinde araya sıkıştırırım: 'Falanca grup var ya.. Hani şu çok meşhur olan.. İşte o elemanların hepsi benim okulumdan. Hahah, evet benim okulumdan.. Ekihkih.'

Bu arada en son öğretmenlerden biri sahneye çıktı, hah dedim, nitelikli bir müzik duyacağız. Ama olmadı sayın seyirciler, bu sefer güldürmedi..


Eee sen ne yaptın Geveze?
Bir süre bahçedeki ekşınları takip ettim, sonra da sıkıldım. Mezunlarla konuştum, öğretmenlerle konuştum, üst dönemden birkaç kişiyle tanıştım, fondü yedim. Benim kadar sıkılan bir grupla erik çekirdeği sektirme yarışması yaptım.

Ben bunlarla oyalanırken Pinhani teşrif ettiler. Gidip onları dinledim, arkadaşlarımla über-ergen muhabbetler ettim. Ayran içtim.

Çevremdeki kızların onları ya dehşetengiz ya da 25 yaşında gösteren makyajlarını, yüksek topuklu ayakkabılarını, kıyafetlerini inceleyip puanlama yaptım. Bir ara da bundan bahsederim unutmazsam.


İvit. BAL'daki ilk Ayran Günü'm böyleydi. Unutmazsam ilk koşu maceramı da yazmayı planlıyorum. Ve Deep beni bir kere daha imlemiş, çocukluğumu yazacağım. Stay tuned!

Back to the Future Gibi Mim

Deep beni mimlemiş, o da olmasa mim düşmeyecek bloguma; az önce fark ettim :))


Şimdi zaman makinem varmış gibi davranıyorum ve nereye/ne zamana gitmek istediğimi anlatıyorum. Olay bu. -zaten başlığa bakınca kafanda en küçük bir fikir bile oluşmadı diy mi dear okur-

Profilimde de bahsettiğim gibi Keltlere ve Vikinglere karşı acayip bir takıntım var. Haliyle zamanda seyahat edebiliyor olsaydım 8. yüzyıl Man Adası güzergahım olurdu. Kelt ayinlerini izler, Druidlerle sohbet eder, Vikinglerle engin denizlerde seyahat ederdim.

















Keltler Zamanına Gidince Yapmadan Dönülmemesi Gerekenler




  • Keltçe başta olmak üzere o dönemde konuşulan dilleri öğrenmek

  • Stonehenge ve Newgrange ile ilgili soru işaretlerini aydınlatmak

  • Kelt müziğine dair ne varsa öğrenmek

  • Seyahate çıkmaya hazırlanan bir Viking gemisinin gövdesinde şişe kırmak

  • Halk hikayelerini ve mitolojiyi ezberlemek ya da kaleme alıp geleceğe getirmek

  • Fotoğraf çekmek ambiyansı rezil edeceğinden bol bol resim çizmek

  • Efsane/destan konusu olma potansiyeline sahip olaylarda önemli rollerden birini üstlenmek, 2010lara dönünce Vikipedi'yi açıp kendi kendine gururlanmak

  • Tapınak yapımında çalışmak

  • Önce adanın sonra Viking topraklarının her santimini gezmek, beyne kazımak. Adeta binaları ezberlemek.

  • Birkaç deniz olayına karışmak.

  • O zamanın modasına uymak, o zamanın yemeklerini yemek, o zamanın adetlerine göre yaşamak.

  • Şehir kütüphanesinde ne var ne yoksa okumak.

  • Halkın içine karışmak, öyle karışmak ki kendini bir aileye orada bulunduğun süre boyunca evlatlık vermek.

  • Saçları iki yandan örüp boynuzlu miğfer takmak.

  • Kılıç kullanmada usta olmak.

  • Birkaç sefere katılmak.

  • Saraya kaçak giriş yapmak.

  • Halka petrolü tanıtıp ondan uzak durmaları gerektiğini anlatmak.

  • Aşka gelmek, maddenin yapısından başlayıp nükleer enerjinin ve savaşın dehşetinden bahsetmek.

  • Savaşın hiçbir şeyi çözmediğini beyinlerine kazımak, barutu tedavüle girmeden kaldırmak.

  • Zavallı halkın beynini püre kıvamına getirmekle kalmayıp tarihin akışını yamru yumru etmek.

  • Kömürü hayatlarına sokmasınlar diye manyak mucit ayarında yenilenebilir enerji kaynaklarını zamana uyarlamak, küresel ısınmaya fevkalade bir kroşe çakmak.

  • Sanatçılarla kanka olmak, onlarla yatıp kalkmak.

  • Druidleri canlarından bezdirmek, peşlerinden ayrılmamak.

  • Bir mimara çırak olmak.

  • Bir şaire ilham perisi olmak.

  • 2010lara dönmekten vazgeçmek, anneyi ananeyi dayıyı teyzeyi yanına aldırtmak. İstemezlerse zorla getirtmek, ailecek orada yaşamak.

  • Okula gitmek.

  • Gelecek, çok gelecek nesillere bir iyilik yapıp matematiğin önünü almak.

  • Vücudun dört bir yanını sembollerle süslemek.

  • Anılarını yazmak, gömmek.

  • Filozoflarla tanışmak ama onlarla az takılmak.

  • Vikinglerin yanında 7/24 balık yemek. Viking gibi yemeyi ve eğlenmeyi öğrenmek.

  • Bir geminin mürettebatına dahil olmak. Daha iyisi, gemide çıkan isyana şahit olmak.

Süper bir şey varmış burada. Müthiş bir şey varmış burada. Harika bir şeymiş.