Hey Tiçır, Buralara Buralara Yaz Günü Smoke on the Water!

Bugün burada bulunuş gayem, size gıda zehirlenmesinden ölmüş bir ruhun ibretlik efsanesini anlatmaktan başka bir şey değildir..
-dumanları şeedersek burada.-
O ruh ki sizi uyarmak için bugün bloguna dönmüştür.
-dıpıtıstıs. duman lütfen!-
Zamanın ve diyarın birinde -ki merak edenler için son dört gün, izmir- kendini dünyanın en sabırlı insanı zanneden zavallı Geveze'cik görünen o ki yanılıyormuş. Alkışlarla Yaşıyorum'da dolanan bütün o korkunç Çinli -ya da Japon ya da Koreli, herkimse onların- videolarını sonuna kadar izlemek ve manyak arkadaşlara sahip olmak yeterince sınayıcı değilmiş..

Asıl sınayıcı olan, dostlarım, zavallı Geveze'nin son dört gündür yaşadığı kabusmuş..
Birinin ahını almış olduğundan şiddetle şüphelendiğimiz kahramanımız çarşamba gününü odasında, kendi kendine eğlenerek -'bakalım en fazla kaç bölüm himym izleyebiliyorum arka arkaya? ahihohoh, çok eğlenicem. löl.'- geçiredursun, yaklaşık 2,5 metra kadar üstünde bir başka ruh, varlık, sabır sınayıcı, kısaca Üst Kat, eline bir gitar almış. -'asuahasasuhahah ben şimdi eğlendiricem seni. iiiiiiiiiiiihahasuasahaha.'-

Güzide rock eserimiz, kültür mozaiğimizin bir parçası, eline gitar alan her 'akdeniiğz akşamları' insan evladının la minörden sonra çalmaya çalışacağı Smoke on the Water'ın ilk birkaç akorunu çalmaya çalışan Üst Kat, fena hâlde başarısız olmuş. Ama yılmaya niyeti yokmuş, azimle yeniden denemiş. Yeniden. Yeniden. Yeniden.

Dıp dıp dııııııp dıpdıpdırııı dıp dıp dııııııp dıııı rıııı şeklinde kodlayabileceğimiz -evet gitar çalamıyorum!!!1!- bölümün 'dıp dıp' kısmını çalıp da 'dııııııp' kısmına ulaşamamadaki kararlılığı hayret vericiymiş.

---CANLANDIRMA---
"Dıp dıp dıı.. Hay allah nereye basıyoduk şimdi? Dıp dıp dııı.. Ay yine kaçırdım. Dur bakayım, dıp dıp dııııııptstsf. Tam da olmuştu yahu.. Dıp dıp dıp dıp dıbı dıbı dıp. Solo atabiliyorum aslında ben. Dıdıtıdı dıp dıp dııııp dıtıdı. Böyle de güzel aslında he. Deep Purple olucak insanmışım beaa! Dirırıröraradııııııııı. Vays, yetenek on the floor.. Dıpdıbı. Dıp dıp dıııt. Dıt. Dıt. DIT. Dıt. Bi' şe' oldu gitara. Ohannesburgerking, bi' şe' oldu gitara!!"
---CANLANDIRMA---

Üst Kat denemiş, çok denemiş şarkıyı düzgünce çalmayı. Birkaç saat denemiş. Hatta yüksek sesle denemiş. Denemiş yani. Sonra ne olduysa sesler kesilmiş. Geveze sabırlı insan, hoşgörülü komşu olduğu için bir yerden sonra takip etmeyi bırakmış çünkü. Zaten vakit de gündüzmüş, ne isterse yaparmış Üst Kat. Hohoy, geniş insanmış Geveze.

Derken aynı akşam aynı üst kat aynı gitarı aynı eline almış. -sanki 'aynı kelimesini yeni öğrenmişim de cümle içinde kullanırken çok heyecanlanmışım gibi oldu değil mi?- Fekat şaşırtıcı bir ilerleme gösterip dırıı kısmına kadar gelmiş...

---CANLANDIRMA---
"Hadi bakalım, olucak bu sefer. Elime kuvvet, hadi bakalım. Başlıyorum, başlıyorum. Evet. Dıp dıp dııııııp dıpdıp.. Eee, şimdi nooluyodu? Dıp dıp dııııııp dıpdıp... Dıp dıp dııııııp dıp... Hay aksi.. Dıp dıp dııııııp dıpdıp dııp dııp dııp. Böyle değildi sanki?"
---CANLANDIRMA---

Kahramanımız o akşam için tahammül sınırlarına geldiğinden elinde kitaplarıyla odasını terk etmiş. Ertesi akşam Üst Kat yine eline gitarını almış. Bir üstteki ---CANLANDIRMA--- kısmını tekrar ve tekrar yaşamışlar. Ama Geveze pek takılmamış, yanında pek sevgili misafiriyle internette çok eğlenmiş çünkü.

Sonraki zavallı akşam Üst Kat bir cover yapma kararı almış. Geveze de elinde kocaman bir bardak Fanta'sıyla minderine kurulmuş. Her 'dııııııııp' sesinde bir yudum içmek suretiyle koca bir şişenin dibini bulmuş. -şişe yarımdı ama olsun, midemde delikler var artık.-

Ve nihayet bu sabah, o kırılası gitar yeniden ortaya çıkmış. Smoke on the Water ile başlayan sınama süreci ne idüğü belirsiz bir şarkıyla devam etmiş. Ne yazık ki sabırlı insan Geveze, agresif insan Geveze'nin kulakları tarafından hunharca boğulmuş.

Kahramanımız neredeyse beline kadar gelen devasa amplifikatörleri bilgisayarına bağlamış ve sevgili Üst Kat'ı Deep Purple'la tanıştırmış. Peki işe yaramış mı? HAYIR.


Evet dear okur, Üst Kat hâlâ gitar çaldığını sanıyor. Artık duvarlara kafa atma evresine geldim. İşin fenası annem elinde buhar zımbırtısıyla temizlik yapıyor ve ben odama hapsolmuş durumdayım. Ola ki gelecek bir hafta içinde benden haber alamazsanız bilin ki pencereden atlayıp İzlanda'ya kaçtım..


Başlık ne öyle?

Serdar Ortaç - Another Brick in The Wall | alkislarlayasiyorum.com




Smoke on the Water kim? Deep Purple ne?



Teoman Şimdiye Kadar Sevdiğim En Büyük Yalancıdır! Ve Ben Lanetliyim..

Teoman'a açık, net, agresif, atarlı bir mektuptur bu okuyacağınız...




Sevgili Teo,
Teo diyorum, bozulmazsın herhalde. Ya da bozul yahu, benim kadar bozulamazsın istesen de.. Evet efendim, o kadar iddialıyım bu konuda. Zira lanetli bir insanım ben.
Evet evet, bayağı lanetliyim. Yo hayır, yanlış anladın; New York Times çoksatarları cinsinden bir lanet değil benimkisi. Az biraz sanatsal az biraz mistik..

Geveze'yim dediğime bakma, aslında asosyalin ve dahi sosyal özürlünün tekiyim ben. Kitaplarla arkadaşlık ediyorum, konuşmak yerine yazıyorum. Pencereden kafamı uzatmak yerine çizik bir DVD'den seyrediyorum hayatı. Dinlediklerimse notalardan ibaret.
Bunları niye mi anlatıyorum? Bardağını doldur da dinle yahu, 15 senedir ben seni dinliyorum durmaksızın, şimdi sıra sende...
Evet, ne diyordum? Sanat.. İşte bu yüzden sıradan insanları sevmedim ki ben, kaale almadım da.. Sıradandılar işte; benim gördüklerime bakmıyor, dinlediklerimi duymuyorlardı.



Birlikte Play-Doh sihri yapabileceğim bir arkadaş yerine bana masallar anlatan arkadaşları seçtim. Önce Gogol'le tanıştım sanıyorum, Burun'uyla.. Evet dedim, bu adamla konuşmalıyım! Ama öğrendim ki aynı yüzyılda bile yaşamamışız hacı.
Sonra sanıyorum On İkinci Gece'siyle Shakespeare geldi. Hay aksi, onunla da sohbet edemiyordum! Adalete bak!
Derken Mick Jagger, John Lennon, Nietzche, Edith Piaf, Tolstoy, Freud, Kubrick, Pasolini, Dante, de Sade, Kafka... Sevdim hepsini ama dedim ya, yıl farkıyla kaçırdım.. Yani ne eksiğim vardı Milena'dan, bir deyin bana?!

Sonra Salinger'ı keşfettim, Marquez'i, Alan Rickman'ı, Bob Dylan'ı ve Amerikan aksanınla seni. Kararlıydım; siz ölmeyecek, sanatı bırakmayacak, alzheimer olmayacaktınız çünkü benim sanatçılarımdınız. Ben de ısrarlı bir hayran olarak hepinizle tek tek tanışacaktım, ve dahi konuşacak, kaale alacaktım. Hoş manzaralı bir yerde karşılıklı oturacaktık, şundan bundan, sanattan felsefeden konuşacak; adeta demlenecektik.


2010 ne uğursuz, lanet olası -bak amerikan küfrü ettim, bence sevimli oldu.- bir yıldı yahu! Salinger'ım, Chabrol'üm, Éric Rohmer, Blake Edwards, José Saramago, Jean Ferrat, Dio.. Pervasız bir sayı tarafından katledildiler. Hepsi birden! Yani oha demek geliyor içimden ama şu açık mektubun elit havasını bozmak istemediğim için tutuyorum kendimi.


En sevdiklerimi kaybetmiştim, galiba lanetliydim.. Kimi çok sevsem ya aramızda yüzyıllar oluyordu ya da gözümün önünde, henüz benimle tanışamadan, sorularımı cevaplayamadan ölüyordu. Bu haksızlık değil de neydi sevgili Teo?


Ama içimdeki Helen Keller dur durak bilmiyordu, dedim ki 2011 böyle olmayacak. En azından bir Teoman konserine gideceğim, kulisi işgal edeceğim; bir Alan Rickman oyunu izleyeceğim Londra'da, yazmaktan vazgeçme kararından dönen Marquez'i Ciudad de Mexico'da basacağım, Quentin Tarantino'yu zorla bir bara sokup fıkra anlattıracağım, Feridun Düzağaç'ın fularlarından birini çalacağım. Ömür kısa, yeşil pasaportum var, annem Mardin'den döndü.. Şartlar iyi gibiydi. Uhuuuv, bir heyecanlandım ki sorma gitsin.


Sonra öğrendim ki birileri utanmadan arlanmadan müziği bırakmış! Sen var ya Teoman, sevdiğim en büyük yalancısın! Evet, büyük harflerle de yazabilirim; YALANCISIN!


Röportajlarında kendini roman yazarlarına yakın hissettiğini, onların sanata daha yakın olduğunu söylemekle, bir çeşit şair olduğunu iddia etmekle sanatçı olunmuyor tamam mı beyefendi. Sen bir söz verdin, daha ilk albümünü yaparken hem de. Teoman'ı 1996 yılında, benim doğduğum muhteşem yılda çıkartman bence bir tesadüf değildi, oturur Devlet Bahçeli hesabı bile yaparım bunun üstüne.


Farklıydın tamam mı? Salinger seviyordun yahu! O kadar çok şey okudum, dinledim ve izledim -tamam o kadar da çok değil, burnu büyüklük yapmayayım- ama kimseden 'Kayıp bir bavul gibiyim havaalanında/ Ya da boş bir yüzme havuzu sonbaharda...' gibi bir cümle duymadım.





Tamam, biraz düz mantık biriyim; çok da duygusal sayılmam ama sanatı ayırt edebiliyorum çok şükür.


İşte bu yüzden seni de kişisel 'Hall of Fame' sanatçılarıma dahil ettim, dinledim ama dinlettirmedim. -evet bencilim, çok sevdiğim filmleri kimseye tavsiye etmem, çok sevdiğim şarkıları kimseye dinletmem. çünkü onlar benim, bana özel. hoşlanmıyorum paylaşmaktan.-


Yahu Balans ve Manevra gibi bir film yaptın da sesimi çıkarmadım, fan'ın olmaktan vazgeçmedim. bu muydu karşılığı? Müziği bırakmak nedir Teo'cum yahu, NEDİR?!!!





Bundan böyle her yıl ayrı bir heyecan yaşayamayacak mıyım ben? 'Teoman ne yapacak acaba?' diye düşünme hakkımı benden alıyor musun yani? 'Bu sefer annemi ikna edip konserine gideceğim.' de diyemeyeceğim?





Hani sanat uzun hayat kısaydı? Bitirdin mi şimdi müziği? Pis yalancı. Yalancısın işte tamam mı, hep var olacaktın benim için, söz vermiştin oolum ya! Nedir şimdi bu Bob Dylan tripleri? Ergen olan benim yahu, odaya kapanma ve kimseyle konuşmama hakkım saklı.





Rica ediyorum silkelen ve kendine gel. Annemin doğumgününde müziği bırakacağını öğrenmek benim için çok ağır bir tecrübe oldu, yapma bunu genç dimağlara.


Daha benim filmlerimin soundtrack'ini yapacaksın, bizim salonda mini konser vereceksin, hatta ayran gününde BAL'a geleceksin. Ölünceye kadar sanatçısın işte, şarkı yazmaktan zaten alamayacaksın kendini. Biliyorum, her maceran bir şarkı olacak, benim sanat lanetim gibi bu da senin lanetin. Gel kendini de bizi de yorma.


3 paragrafta 10 defa hayal, 1 defa sanat, 4 defa yogunluk geçen basit, avam bir yazıyla veda edemezsin. Diğer hayranlarını bilmiyorum ama bana bunu yapamazsın. Çok ciddi söylüyorum evini filan basarım Teo, bunu yapamazsın işte.

Sevdiğim birinin böyle gitmesine göz yummak istemiyorum, Chabrol'ü gömmüş biri olarak. Teşekkürünü de kabul etmiyorum. Muhtemelen ruhun duymayacak ufak çaplı isyanımı ama olsun artık.

Kendine iyi bak, yalancı.



-iş bu yazıyı yazmama, bu kadar atar yapmama sebep na burada. daha duygusal bir şey yazabilirim sanıyordum, ama yine saçmaladım. hadi görüşürüz.


Magazinsel Bir Mucizenin Analizi

Sabahın -benim için- hayli erken saatlerinde bürodan bildiriyorum dear okur. Çok meşgul olmama rağmen magazin haberlerine vakit ayırdığım yetmiyormuş gibi hadi dedim, bu denli müjdeli bir haberi siz de duyun.

Na burda diyor ki Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan'ın sevgilisi Sinem Kobal nihayet gözlerimize Clockwork Orange stili işkence çektirmekten vazgeçip kamera arkasına yol alıyormuş.

Parmaklarım olması gibi ulvi bir haslete sahip olduğum için konu hakkında yorum yapmam gerektiğini hissediyorum.








Küçük Sırlar’ın başrol karakteri Su’ya hayat veren (1) Kobal, kendi yapım şirketiyle televizyonlara program yapıp, satacak. (2) Ve çok özel oyunculuk projelerinin dışında, (3) kamera arkasına geçerek hayalindeki projeleri gerçekleştirecek.

Ayakligazete.com’ın haberine göre, Hatta ilk projesi için TRT’yle (4) masaya oturdu bile. Genç yıldız, şu sıralar ünlü oyuncularla röportajların ve kamera arkası özel görüntülerin (5) yer alacağı programının görüşmeleri için İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyor.

Sevilen gençlik dizisi Küçük Sırlar’ın başrolünde yer alan Sinem Kobal, sezon boyunca dizideki öpüşme sahneleri yüzünden Arda Turan’la yaşadığı krizlerle hep gündemdeydi. Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan’la (6) evliliğe yelken açan bir ilişki yaşayan Kobal, sevgilisinin de karşı çıkmasının etkisiyle dizinin senaryosundaki öpüşme sahnelerinde oynamamıştı. (7)

Arda Turan da Sinem’in yapımcılığa geçmesine destek veriyor. Güzel yıldızın, kameranın önünde olmasındansa, arkasında bir iş seçmesini telkin ediyor. (8)



1. hayat veren: Şimdi burada ufak bir problem var. Yani ben ve normal insanlar 'hayat vermek' gibi bir tabiri gerçekten yetenekli oyuncular için sarf ederiz.
Mesela; "Severus Snape'e hayat veren Alan Rickman, '97 yılında The Winter Guest isimli filmde de yönetmen koltuğuna oturmuştur." doğru ve onaylanan bir cümleyken; "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor." cümleciği eşyanın tabiatına aykırı olup, pek çok çevrede tepki gören, onaylanmaz bir cümledir.
Arka sıra, evladım gülünecek bir şey varsa söyleyin hep beraber gülelim. Hallah hallaaaaah. Evet nerede kalmışık; 'İlla ki bu cümleyi kuracağım, bu cümlesiz yaşayamam, hayatım boyunca bu cümleyi söylemek için yanıp tutuştum.' diyorsanız uygun bir noktalamayla bu gramer faciasını lehinize çevirebilirsiniz: "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor(!)" ya da, "Sinem Kobal, Küçük Sırlar'ın baş karakteri Su'ya hayat veriyor."
Yazı dilinde uygun kullanım böyleyken, konuşma dilinde yükleme kazandıacağınız alaycı bir dudak bükme sizi muhabbet ortamının kralı yapabilir. Duydunuz zilin sesini, ders bitmiştir. Yazılıda da çıkar bunlar.


2. satacak: Eğer ki bir daha kameranın önüne geçmeyeceğine söz verirse çok deli satar söyleyeyim. Ben kendi adıma bütün kopyalarını satın alabilirim. Ama dizide güzel kız kontenjanından yer aldığını -oynadığını demiyorum dikkat ettiysen- düşünürsek, görünmediği yapımlarının elinde patlaması da pek tabii muhtemel, sevinemk için bekleyip görmek lazım.


3. çok özel oyunculuk projelerinin dışında: Şimdi bana herhangi biri 'çok özel oyunculuk projesi' derse fesatlaşırım. Acayip fesatlaşırım. Ama söz konusu Sinemciğim olduğunda aklıma naif şeyler geliyor. Mesela Oyunculuğa Giriş 101 dersi alması gibi. Ya da balmumu heykelini yaptırıp kamera karşısına onu koyması gibi -ki galatasaraylı milli futbolcu arda turan'ın kıskançlık krizlerine birebir- sempatik şeyler.
Bir bunları düşünün, sevinin. Sonra da bunların dışında bir şeyler yapmak istediğini düşünün, üzülün.


4. TRT'yle: TRT'nin tiyatro oyuncularıyla çalıştığı yapımları pek seven biri olarak bu gelişme karşısında küçük dilimi yutmaktan kendimi alamadım.


5. kamera arkası özel görünütüler: Bak yine fesatlaşıcam ama fesatlaşamıyorum. Zira gözümün önüne prompterdan okurken satır atladığını fark edip kahkaha atmaya başlayan, yüzündeki birtakım fondöten zerrecikleri yok olduğu için panikle kulise kaçan, ne söyleyeceğini unuttuğunu otuz saniye kadar sonra fark eden sempatik bir sarışın geliyor. Hehe. Yirim.


6. Galatasaraylı milli futbolcu Arda Turan: Koskoca haber metinndeki kayda değer tek edebi partikülü buldum çıkardım. Nasıl uzun bir tamlamadır Yarabbi, futbolcu Arda Turan de geç. Hatta futbolcu bile deme, hepimiz Arda Turan'ı tanıyoruz. Bu ne etiket kaygısıdır yahu. Resmen sanatlı bir anlatım söz konusu.


7. oynamamıştı: İşte bu Türk halkının şansıydı. Hatırlar mısınız bilmiyorum, -ki niye hatırlayasınız saçma bir dizinin saçma bir sahnesiydi ya, usulen soruyorum.- bir bölümünde -yalnız hatırlar mısınız diye başlayıp araya bir kısa çizgi sokuşturmamla sıkıntıya girdiğini fark etmedim değil dear okur.. *hatırlar mısın? *neyi?!!!- bu baş kahraman Su depresyonlara girip girip çıkmış, kendini bir fotoğrafçının kollarına atmıştı. Sonra da sözde şuh bakarak poz vermişti.

İşte o bakışlar var ya, günlerce kabuslarımın baş kahramanı oldu. Yani oyunculuk yeteneği böyle bir şey, nasıl da etkilendim.. Düşündükçe tüylerim ürperiyor.
İşte bu şuh bakamayışlı oyucunun bir öpüşme sahnesinde oynaması fikrinin bile eline hiçbir Alfred Hitchcock filmi su dökemez.


8. Arda Turan da Sinem’in yapımcılığa geçmesine destek veriyor. Güzel yıldızın, kameranın önünde olmasındansa, arkasında bir iş seçmesini telkin ediyor. : Yazıyı burada bitirip yorumu okuyucuya bırakıyor, Arda Turan'a hınzır bir gülüş yolluyorum.

Gözünüze Afiyet, Çizimlerimi Yayınlıyorum da..

Erken saatlerde yazdığım nadir yazılardan biriyle karşındayım dear okurcuğum. Yaklaşık 2 hafta kadar önce formspring'deki bir soru sorancığıma çizimlerimden birini burada yayınlayacağıma söz vermiştim. Eheh, rötarıyla ve faiziyle sözümü tutuyorum, yeteneksizliğimin kusuruna bakmayınız.



















Picasso sapıklığımın bir eseri. Aynı zamanda Can Yayınları kendini kaybetmeden önce Şeker Portakalı'nın kapağında bu vardı. -hangi akla hizmet bilemiyorum, gidip bisikletli bişey koydular güvercinli kız yerine. ayıp.- Hâlâ Zeze dediklerinde de aklıma bu gelir. Sanırım geçen sene yapmıştım, şimdi üzülerek fark ediyorum ki eteği çok beyaz olmuş. -geri kalanı hayli düzgün ya, eteğine takılıyorum.- Görüntü kalitesi de Nokia c6. Ayrı bir yazı konusu adeta.
--o fiş orada çünkü altında adım yazıyor. evet, adımı kamufle edecek daha yaratıcı bir şey bulamadım :)







Eheh bu da Death Note'dan L beyefendi :) Orijinali daha karizmatik. Gölgelendirme konusunda ne kadar kötü olduğumu adeta yüzüme yüzüme çarpan bir çizim olmuş bu da. Sağ olsun var olsun.




Bu şirin şey de çocukluğumun çizgi filmlerinden Powerpuff Girls'ün bir kahramanı, Buttercup. Sahi, hâlâ yayınlanıyor mu ki Powerpuff Girls? Mojococo diye harika ötesi bir kötü kahraman ismini şimdinin çizgi filmlerinde bulamıyorum da :/


Bu manasız da bir karalama aslında. Telefonla konuşurken köşelerden taramaya başlamıştım, düşün artık nasıl sıkıcı bir telefon konuşmasıydı.. Sol üst köşe bu kadar parlak değildi ama dediğim gibi Nokia c6 kalitesi böyle bir şey, boru değil 5.0 mp. -megapikselle kameranın müthişliği arasında 1/1lik oran olduğunu sananlara selam olsun-

Pinokyo'yla Ben, Sadece Arkadaşız!

Deep'in yolladığı mimlerden birini yazıyorum pek tabii :) Konu yine başlıktan da anlaşılamayacağı gibi yalan hakkındaki düşüncelerim.


Yüksek Ökçeler'i hepiniz bilirsiniz herhalde. Olay bir konakta geçer. Evin hanımı kısa boyundan şikayetçi, hep yüksek ökçeli pabuçlar giyer. Ve sevgili yüksek ökçeleri navigasyon cihazıymışcasına evin namuslu çalışanlarına hanımın nerede olduğunu bildirir ki onlar da namuslu hayatlarına devam edebilsin.
Bir gün sağlık nedenleri dolayısıyla yüksek ökçeler rafa kalkar, yerine pofidik terlikler gelir. Hiç ses çıkarmaz bu terlikler, hanım nerede ne yapıyor anlamak mümkün olmaz. Haliyle konaktaki namuslu, dürüst çalışanlar kendilerini muhafaza edemezler, namusları da dürüstlükleri de elden gider. Sessizce onları izleyen hanımları konakta fır dönen dolaplar yüzünden çok daha rahatsız olduğunu fark edip güzel yüksek ökçelerine geri döner.


Yalanla aramızdaki çalkantılı ilişkiyi bundan daha iyi anlatan bir öykü bulamam sanıyorum.
Evet, bazen ben de bazı gerçekleri saklama ihtiyacı duyuyorum. Ama berbat bir yalancı olduğum için genelde retorik denen muhteşem sanat yardımıma koşuyor.
Yalanı yaklama konusunda pek başarılı değilim, ama rasyonalizme duyduğum büyük tutku bazı gerçekleri bir şekilde bilememe olanak sağlıyor. Yine de ayakta uyutulmaya hayli müsaitim.

Eğer yalanı performe eden zat benim için pek de kıymetli değilse öyküdeki gibi yaşamaya devam ederiz. Ama sevdiğim, değer verdiğim biri bana yalan söylerse bir parça şirretleşirim. Elm Sokağı'nda kabus görürüz birlikte. Zira birini seviyorsam güvenebilmem gerekir, güvenemiyorsam zaten sevmiyorumdur.

El Amor en Los Tiempos del Colera



En sevdiğim Latin, Gabriel Garcia Marquez'dir şüphesiz. Yanakları mıncıklanır ki onun.


Ve bu arada, /haviyer/. Söylemekten bıkmadım, /haviyer/. Hatta /ibitha/. İspanyolca'ya saygı kuşağıın sonuna geldik böylece -ödül bekliyorum bu çabalarımdan ötürü, duy sesimi ispanya, kolombiya!-. Kendine iyi bak dear okur.

Yaş Odunla Ağızlarına Ağızlarına Vurulasıcalar!

Deep'in sponsorluğunda bir yazıyla daha karşındayım dear okur. En son geçen yüzyılda yazı yazdığımın farkındayım, komşunun batmasından istifade ada görmeye gittim.
Malum, 2015'e kadar adaları elden çıkartacaklarmış. Dedim Kos'u alsam ne güzel olur. Şimdilik 461 liram var, destek çıkarsanız adayı aldıktan sonra bulvarlara sokaklara isminizi veririm. -politika damarlarımda akıyormuş, şu an keşfettim.- Birkaç milyon dolar tek ihtiyacım. Orada Geveze Cumhuriyeti'ni, ya da ne cumhuriyeti yaaa Geveze Krallığı'nı kurmayı planlıyorum. Oh.

Konuyu dağıta dağıta nerelere geldim fekat. Mimim var, onu yazacağım: Gıcık olduklarım.



  • Matematik. En saf haliyle, gerek dört işlem gerek modüler aritmetik. Nefret ediyorum, gıcık oluyorum.

  • Naylon poşet insanları. Onlar ki küresel ısınmayı hiç ciddiye almaz, onlar ki 'Ben öldükten sonra penguenleri kim takar oolum yeeeaaa' der. Geveze ki onları yaş odunla döver.

  • B sınıfı filmler. Bugün bir sinema endüstrisinden söz edebiliyorsak sebebi bu filmlerdir kanımca.

  • Amerika. Hakikaten, Kafka'cığım yazsa bile sevemiyorum. Bir soğukluk var ki içimde, sorma gitsin. -o da bana bayılıyordu zaten olanca 250 milyon nüfusuyla..-

  • El bileklerim. Özellikle de sol. Zira durduk yerde inciniyor ve beni deli ediyor. Sorumluluklarının farkında olmaması da cabası. Saat taktığım bilekte bir oturaklılık, bir saygı arıyorum efendim. -oturaklılık dedim ya, ananem resmen gururdan ağlayacak şu anda.-

  • Sabahları uyanmak. Evet, sabah uyanmak istemiyorum ben, gece uyanmak istiyorum. Gün ışığını göre göre uyanmak çok sinir bozucu. Saat 9 da olsa 12 de olsa az uyumuşum gibi geliyor.

  • Kabuğu soyulmamış domates. Yerken o kabuk öylesine gıcık ediyor ki beni.

  • Fransızca ve/veya İspanyolca bildiğimi bir şekilde duyduktan sonra benden o dilde küfür öğrenmeye çalışan insanlar. Öylesine deli ediyorlar ki beni..
    'Fransızca/İspanyolca konuşsana biii..' diyenlere gıcık olmuyorum mesela, onlar öylesine naif, şirin insanlar ki. En güzel duygunun insanı onlar! Sırf onlar için ezberimde 11 İspanyolca, 6 Fransızca şiir var. Okuyorum, mutlu oluyorlar.
    Ama o küfür insanları fıtık ediyorlar beni. Günlük konuşmayla böylesine ilintili bir şeyde yetkin olmam için o ülkede en azından birkaç ay bulunmam gerektiği gerçeği bir yana -ki ben ne fransa'ya ne ispanya'ya gittim. ühü.- neden küfür öğrenmek isteyeyim ki yahu!

  • Öğrencileri SBS puanlarıyla sınıflandıran manyaklar. Yerleştirme puanımın 491 olması beni Albert Einstein yapmıyor, sakin olun lütfen! -ama onun kadar güzel dil çıkartırım, o ayrı.-

  • Notla tehdit eden öğretmenler. Çölde kaybolmuş yolcuyu susuzlukla tehdit etmekle aynı şey bu yaptığınız.

  • Aşırı duygusal insanlar. Ama çok aşırı böyle. 'Gevezee, elbisem nasııl?' diye çirkiiiin mi çirkin bir elbiseyle çıkıp geldiklerinde 'Eehem, fena değil :)' gibi bir yanıt alıp da 'Sen beni hiç sevmiyorsun ama yaa, hep bana soğuk davranıyorsun zaten.' diyen korkunç insanlar. Gıcık ediyorlar beni.

  • Kaybolan eşyalar.

  • Heyecanla yaptığım programımın dış etkenler yüzünden bozulması.

  • Sabit fikirlilik.

  • Yüzmek. Çok sıkıcı. Bir sporda heyecan ya da rekabet olmaması uykumu getiriyor.

  • Sarı.

  • Fırfır.

  • Odamı toplamak zorunda kalmam.

  • Diplerimin çıktığını göre göre 'Saçının kendi rengi mi buu?' diye soran insanlar.

  • Bembeyaz ayakkabılarını her daim temiz tutan insanlar. Çok kısıkanıyorum onları, öyle böyle değil.

  • Kırılan ucun kalemin içine sıkışıp kalması. Kanser bile eder insanı.

  • Ütüsü bozulmuş gazete. Sayfaları cetvelle ayarlanmışcasına muntazam bir düzene sahip değilse bir gazeye okunmaz bence. Hep diyorum benim gibi takıntılılar için zımbalasınlar şu gazeteleri diye ama kimsecikler duymuyor sesimi. Sırf bu yüzden kapıda pusu kuruyorum evdeki herkesten önce gazeteye ulaşmak için.

  • Kağnı hızında bilgisayarlar.

  • Şiir okuduğunu zannedip aslında bağıran, ağlayan, sümküren ve tükürenler. İçim sıkışıyor onları görünce.

  • Yazılı olmak. Çok geriyor beni.

  • Sıcak hava. Sırf bu nefret yüzünden emeklililk günlerimi İzlanda'da geçireceğim. Hatta manyaklığın dibine vurup tanıdıklarımı İzlanda'daki yazlığıma davet edeceğim. -şair burada ne demek istemiş: kimse gelemeyeceği için bir başıma serin havada björk dinleyip aurora izleyeceğim. nihohoh-