Geveze Bi Espri Yapar ve Yedi Düvele Anlatır

Bir lise anısıyla daha karşındayım dear okur.


Mekan: Okul
Zaman: İngilizce dersi, herkesin beyninin sulandığı vakitler. Love/hate ile cümle kuruyoruz.
Kişiler: Sınıftakiler işte yahu.

Ve Olay..
Kitapta jazz, pop, arabesque gibi müzik türleri var ve sevip sevmediklerimizi nedenleriyle söylüyoruz. İçerisi haddinden fazla sıcak olduğu için, bir de benim arabesk nutuğum öğretmen ile aramızda bir diyaloga dönüştüğü için millet uyumaya başladı.
-*I am embarassed because of Turkish people's arabesque yavşakliiik.
^Ehihh. Why, Geveze?
*I play piano, they should listen to me. I am cool and complex. I am an artist.. I want to be a popular hero. I am teenage. I am the Feazıl... I should stop making silly jokes, you know, people have aims, future plans and hopes. Arabesque is kind of murder for them.. Imm, soul destroying. Ehihirihi..-

Derken o an geldi, pek sevgili sınıf arkadaşım dedi ki,
-I hate Turkish pop. All the songs are the same.
Ve ben üstad Serdar Ortaç'ı yâd ettim:
-Topu topu yedi tane nota var, kaç farklı beste yapılabilir ki?

Sonra bi 20 saniye kadar güldük ve derse devam ettik. -gönül isterdi ki şuraya 'gülmekten derse devam edemedik..' yazayım.. ama bi 'hapşuuuaa' sesine bile gülsek de yok öyle bi dünya.-
-bu kadar girizgâh, bu kadar basit bi diyalog içindi, evet. öyle de ballandırırım.-

Hayvana Geri Dönüş

Daha önce de 12321432 defa söylediğim gibi ben bir edebiyat obeziyim. Damak tadım fena değil ama kötü bir eseri bile okuyabilirim, zira hata avlamak hoşuma gidiyor. -öyle de bir manyağım.-

Okuduğum kadar da not tutarım, defter defter kitap notum var kimselere açmadığım. Ama geçen gün dedim, devletin arşivleri açmamasına bozuğum, onlara örnek olma adına kendi arşivlerimi açayım. Bu sözgelimi arşiv açma işine de Kafka'cığımdan başlamak istedim.
Labirent fetişi olsun, Nietzche sevgisi olsun, abartı ve kargaşa sempatisi olsun yakın buluyorum kendime. Ha, tabii ki bir Kafka olamam, o ayrı.

Ve son olarak dear okur, istersen buradan Mösyö Kafka'nın aforizmalarına dabakabilirsin.

-bu not aslında kitabın orijinalinden bir metin ama tanıtım amaçlı yazıyorum, sanırım telif problemi yaşamam.-



Kafka'nın Gustav Janouch'la konuşmalarından
(1920-23)

İngilizce kitabı ceketin cebinden çıkardım, Kafka'nın önüne, yatağın üstüne bıraktım (...) Ona Garnett'in kitabının* Dönüşüm'ün yöntemini kopya ettiğini söylediğimde, dudaklarında yorgun bir gülümseme belirdi ve kabul etmediğini belirten küçük bir el hareketiyle, şöyle dedi: "Hayır! Yöntemi benden almadı. Bu yöntemin kaynağı, içinde yaşadığımız zaman. İkimiz de zamandan kopya ettik. Hayvan bize insandan daha yakın. Parmaklık, burada. Hayvanla yakınlık kurmak, insanlarla kurmaktan daha kolay."
(...)
Ondan sonraki hafta Kafka büroda yoktu. Ona ancak on veya on dört gün sonra yeniden eve dönerken eşlik edebildim. Kitabı bana vererek şöyle dedi: "Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin bir ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var."
Kafka'nın düşüncelerini geliştirdim: "Büyük Fransız Devrimi'nden önceki gibi bir akım. O zaman, doğaya dönelim, deniliyordu."
"Evet!" diye başını salladı Kafka. "Ama bugün daha ileri gidiliyor. Yalnız söylenmiyor - ama yapılıyor da. Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güvenlik içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar."


Franz Kafka, Dönüşüm(Die Verwandlung), Can Yayınları -syf. 98, 99
Almanca aslından çeviren: Ahmet Cemal.
(ve dahi 19. baskıdan alıntılandı.)
ISBN 978-975-510-021-0

-Bir gün Almanca öğrenmek istersem Kafka, Nietzche ve Marx okumak için değil de ne içindir yahu!
*Kafka'nın parmaklıkları ne olabilir acaba? Despot babası? Belki de hukuk? Kurumlar olabilir belki de, Milena Jesenka düşünüldüğünde.. Belki de ahlak.. Ya da kim bilir, koskoca toplum Kafka için koskoca bir parmaklıktır.
Bu adamın beni saçmalamaya itmesini seviyorum, notumu okuma şerefine nail olan kişi..


Notlarımın detaycılığı korkutucu :))

Fularımı Getirin, Sandalyeden Düşeceğim

Lütfen bana bu kafada insanlar getirin. Birlikte takılalım, hayatım güllük gülistanlık olsun istiyorum yahu. Huhu. Hahaha. -ve kendimi tutamadım. ahah, güldükçe de gülesim geliyor.-


Selena Gomez, Justin Bieber ile Karayipler’de bir yatta(1) çok samimi(2) görüntüler vermesi üzerine Bieber hayranlarından binlerce(3) ölüm tehditleri aldı.

18 yaşındaki Disney yıldızı ile Justin Bieber arasında romantik bir ilişki olduğuna dair dedikodular bir süredir basında yer almaktaydı.

Selena’nın Twitter hesabına gelen tehdit mesajlardan bzıları(4) şu şekilde;
- @selenagomez Eğer jsutin(4) ile birlikteysen seni öldüreceğim. Senden nefret ediyorum.
- @selenagomez Seni öldüreceğim. Yemin ediyorum!!!!(5)”

İzninle dear okur, haberi analiz edeceğim.

1. Karayiplerde bir yatta: Nasıl kıskandım anlatamam. Düşününce, sayın Justin Bieber ile aynı müzikal yeteneğe sahibiz. Hatta ben kemanımla döverim bile. Ve yine sayın Justin Bieber ile aynı sese sahibiz: Tiz küçük kız sesi.
Ama o Karayipler'de yatta, ben de BAL'da sınavda. Heyhat!

2. Çok samimi: Bu magazinci jargonunu hakikaten çok seviyorum.
Neye göre çok samimi, kime göre çok samimi? El ele mi görüntülenmişler, yoksa sadece kadraja sığacak kadar mı yakınmışlar? -fona 'beybi beybi beybi uuu layk' verir misiniz rejicim?-

3. Binlerce: Kutuplardaki buzullar eriyor deseniz, tarih kitapları yalanlarla dolu deseniz, göktaşı düşmüş el ele verek de kaldırıverek deseniz, CERN'de bilim adamı kadrosunda boşluk varmış, hadi gidelim deseniz yüzlerce genç kız toplayamazsınız. Ama BİNLER Justin dedik geldiler, Bieber dememizi bile beklemediler. -merak ediyorum, bu binden kaçı BİEBER kaçı BIEBER yazıyor acaba?-

4.bzıları & jsutin: Evet, haber kaynağında aynen böyle yazıyordu. Bunun üzerine Magazinciler İçin Dilbilgisi 101 adlı bir kitap yazma kararı aldım. Daha basılmadan 50.000 sipariş aldık ve bunu bir seri haline getirmeye karar verdik: Twitter Kullanan Medyatikler -burada celebrity yazmamak için kırk takla attım- İçin Dilbilgisi 101: Takipçilerinizin Sizden Nefret Etmemesi İçin

5. Yemin ediyorum!!!: Bu kız hakikaten ciddi. Peki biz ne diyoruz dear okur, hep birlikte:
-Şimdi sakin ol ve elindeki klavyeyi yavaşca yere bırak.


Ben biyoloji çalışmaya giderken sen çok çok eğlen dear okurcum. Ve unutmadan, iyi seneler :)

Vive le Vent, Vive le Vent

Bugün öğretmenlerimden biri eğitilmek, ehlileştirilmek, uyandırılmak için okula gittiğimizi söyledi. İşte o an Holden Caulfield oldum.

Haftada 18 saat bilim dersine karşılık 1 saat sanat dersi görüyoruz, kafamız geometri ve fizik formülleriyle dolu ama analitik düşünmekten bihaberiz, sürekli yarışıyoruz ama bitiş çizgisinin yerini bilmiyoruz, o denli aptalız ki birinci sınıftan beri Türkçe görmemize rağmen daha bağlaç olan -de'yi hâl eki olan -de'den ayırt edemiyoruz, o denli odunuz ki noktalama işareti olarak küfrediyor ve bunu samimiyet addediyoruz.

İşte bu bizim içsel devrimimiz, eğitimimiz de ehlileşme çabamız da bu kadar. -uyanma konusuna girmeyelim, biz sadece arkadaşız eğer bi'şey olursa ilk size söyleyeceğim, söz.-


Aslında hepimiz kocaman bir fabrikanın tulum giyen işçileriyiz ve bindiğimiz merkepler bizi 'insan olma' yolunda değil 'büyük bacaları kutup ayılarını terleten fabrikaya iş gücü olma' yolunda yürütüyor. Ama çok iyi niyetliyiz, uyanmaya inanıyoruz.
Fabrikanın ehli insana değil ehli hayvana ihtiyacı olduğunu görmüyoruz, üçe kadar sayacağım ve kafamızı kuma gömeceğiz.

Bir vee kii vee üüüç!



_______________________
nöt: fransızca dersinde şarkı öğreniyoruz:
1, 2, 3
voila, mon chat!
4, 5, 6,
il s'apelle pastis! gibi.

başlık da buradan geliyor, zira sabahtan beri
vive le vent, vive le vent
vive le vent d'hiver
qui s'en va sifflant soufflant
dans les grands sapins verts..
oh! vive le temps, vive le temps
vive le temps d'hiver
boule de neige et jour de l'an
et bonne année grand-mére diye diye geziniyorum. hatta şarkının sadece bu kısmını ezberleyebildim. ama çok eğlenceli yahu. burdan dinleyip sen de eğlen benim dear okurum.

Bu Postta Türkçe Bilmeyen Çevirmenlere ve Arlanmaz Redaktörlere Çemkiriyoruz

Daha önce de zilyar defa bahsettiğim gibi ben bir kitap bağımlısıyım. Yeterli miktarda kitabım ve sıcak çikolatam olsun, bir de fonda Leonard Cohen çalsın, yüzyıllarca yerimden kıpırdamam.

2012'ymiş, Teoman konseriymiş, Fatih Akın'la film çekmekmiş, güzeel bir Zenit'miş, Cannes'da jüri üyeliğiymiş, oeeh.. Hiçbir şey beni yerimden kaldıramaz.


Beceriksiz çevirmenler hariç.
Evet dear okur, Türkçe bilmeyen ama Türkçe'ye çeviri yapma yüzsüzlüğünde bulunan zatlara duyduğum nefretin yanında geometriye duyduğum nefret devede kulak kalır.

Neden mi? Basit.
*Kim Rus Edebiyatı ile kafayı bozmuş birini Anna Karenina'dan soğutabilir? Cevap veriyorum, saçma sapan bir çevirmen!

*Kim Jane Eyre'ın arka kapağına kitabın sonunda Bay Rochester'ın akıl hastası karısının öldüğünü ve Bay Rochester ile Jane Eyre'ın evlendiğini yazarak muhteşem bir epic fail'a imza atar? Cevap veriyorum, tabii ki işini bilmeyen bir çevirmen! -burada ayrıca durumun vahametinin farkına varmayan editörü de fırçalıyorum, oh evet!-

*Kim deyimleri Tarzan Türkçesiyle çevirmek suretiyle okuma keyfinize limon sıkar? Tabii ki çeviri yapmayı bilmeyen bir çevirmen!

*Kim yazarın anlatım dilini beğenmeyip son derece büyük bir pervasızlıkla kitabın bağrına kalem batırır? Cevabı biliyorsunuz, tabii ki amatör bir çevirmen!

*Kim her sözcükten sonra yıldız (*) koymak suretiyle asıl metinden daha uzun ve GEREKSİZ dipnotlar çıkartır? Sıkı durun, söylüyorum: Çevirmen olduğunu sanan bir çevirmen!

*Kim muhteşem çalışma disipliniyle bir okuru bir yayınevinden soğutur? Haydi, hep beraber: İşini bilmeyen bir çe-vir-meen!

Gelelim arlanmaz redaktörlere..
Düşününce, bir redaktörün işi de, bir çevirmenin işi de neredeyse yazarın işinden daha zor, bu sebele işlerini iyi yapan çevirmen ve redaktörlere saygım okyanuslardan daha engin. -bazı beceriksizleri gördükçe mesleğinin hakkını verenlere duyduğum saygının enginliği daha da katlanıyor-

Sayın arlanmaz redaktörler,
Tamam, yüzlerce sayfa kitap okuyup hata aramak zor, ama yanlış yazıldığı bariz belli olan, bağırmakla kalmayıp adeta opera yapan kelimleri görmek de mi gerçekten zor?
Apostrofun kullanım yerlerini hatırlamak, olur olmaz yerlerde ^ işareti kullanmamak da mı zor ha, bu da mı zor?!
Kitabın kapağında Ölü Canalr yazdığını görmemenin açıklaması nedir ha, nediiir?!! -duy sesimi zambak yayınları, elimde belgeler var; jullian assange ile müzakere hâlindeyiz.-
Mesleğine redaktör deyip de ayrı yazılan de ve da'ları, ki'leri bilmemenin açıklaması var mı ha, var mı?!
Arşidük yazmak bu kadar mı zor ha, bu da mı zor?!
BU DA MI GOL DEĞİL HA, BU DA MI!!1!



Büyük bir iç rahatlamasıyla bu postu bitirirken Can Yayınları'na ve sayın Celâl Üster'e ilan-ı aşk eder, -o Celâl Üster ki hem yazarın üslubuna dokunmamış hem de ucuz amerikan filmi izliyormuş hissi yaşatmamış bir çevirmendir, 1984'ün başındaki 'Orwell: Büyük Biraderimiz' ile beni benden alandır, eli sıkılmak istenendir. bu kısa çizgiyi kapatmadan önce şunu da söylemezsem arkamdan ağlar: 'bütün kitaplar eşittir, ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.'- Vedat Günyol'a, Aydın Emeç'e, Ümit Tosun'a, Gürol Koca'ya, Aykut Derman'a, Şadan Karadeniz'e ve adını unuttuğum ama sevdiğim, takip ettiğim diğer çevirmenlere -evet, çevirmen takip ediyorum ben. noolmuş?- selam ederim. Ayrıca onları yukarıda çemkirdiklerimden tenzih ederim.

Dip not olarak çevirmenin adını kitabın kapağına yazan -ve dahi Çevirmen:xxx şeklinde değil de Türkçesi xxx şeklinde yazan- yayınevlerini çok sevidiğimi söylemek istiyorum.

Hazır Credits'e girişmişken, İspanyolca Fiil Çekimleri kitabını hazırlayan İnci Kut ve Güngör Kut'a da teşekkürler. İspanyolca ile kafayı yediğim şu günlerde acayip işime yarıyor.

Meğersem Mayozla Bölünüyormuşum

O kadar kaotik bir ortamdayım ki, hiçbir şeye yetişemiyorum.

Geçen gün odamda koskoca okul çantamı kaybettim mesela, kimliğim filan da içindeydi. Geceleri el fenerini tavana doğru tutup S.O.S. veriyorum beni bulsun diye ama hâlâ tık yok.

Tarih yazılısından 97 beklerken 84 aldım, sebebi de soruların cevaplarında verdiğim örnekleri öğretmenin anlatmamış olmasıymış. Halbuki aynı örnekler noktasına virgülüne ders kitabında var ama benim bile kelimelerim tükendi kadın karşısında.

Dil ve Anlatım'da sunum yapacağım, Fransızca'da poster hazırlayacağım, resim için çizim yapacağım, yazılıya kadar hedef kitabı okuyacağım ve tüm bunlar için sadece bir haftam var. Ben de hepsine yetişmek için n sayısından fire verip mayozla bölünmeye karar verdim.

Bir düşünsene dear okur benden 4 tane olduğunu.. Sınıfın her bir köşesinde birer tane Geveze, 3 günde okulun hakkından gelirdik yahu.

Neyse konu bu değil. Sağ kolondaki müzikleri değiştirdim, vatana millete hayırlı olsun. Bi de birkaç gün içinde dayımın çok değişik bi hikâyesini anlatacağım, hatta kalın.

Okura soru: Twitter hesabım olmalı mı? Yorum yaz, haber eyle.

Yeni Başlayanlar İçin Mardin 2 | Bir Nevi Survivor

Bu post, tıpkı buradaki kardeşi gibi bütünüyle tamamıyla absalom'a ithaf edilmiştir, hatta absalom için yazılmıştır. Ama benim en sevdiğim dearest okurum tabii ki göğsünü gere gere okuyabilir.

...
Başlamadan önce söylemeliyim ki bloguma ve dear okurlarıma hasret kalmak evlat acısı yaşamak gibi bir şeymiş.
Unutmadan, öykü gerilim unsurları içermektedir.
...

-mistik bir sesle, sisli bir mekânda okuyunuz.-
Zamanın birinde, adı sanı şu an için bize lazım olmayan bir kahraman uzaak doğudan bir diyara gitmiş. Bu diyarın toprakları çorak, iklimi kurak, akrepleri manyak imiş.
-peki ya kahramanın orada işi neymiş?-
Kahramanımız oraya annesini görmeye ve tatil yapmaya gitmiş. Bütüün gün zorlu görevler peşinde koşuyor, -bakkaldan ekmek almak, sıcaktan buharlaşmamaya çalışmak, evdeki Fanta stoklarını eritmek, belgesel ve film izlemek, Fransızca öğrenmeye hazırlık yapmak -bu da ne demekse-, resim yapmak, yöre halkıyla iletişime geçmek- maceradan maceraya ter döküyormuş.

Haftasonlarından birinde pek muhterem kahraman, annesi ve ananesiyle kahvaltısını yapıyormuş ki, annesi ona çok zorlu bir görev vermiş: Bulaşıkları yıkamak!
Aramızda kalsın ama; sözümona kahramanımız o kadar üşengeç, o kadar tembel, o kadar sakarmış ki bu görevden kaçmak için türlü bahaneler uydurmuş. -'bugün Londra'da yağmur yağacakmış, dizlerim nasıl ağrıyor bir bilsen!', 'sen kilo mu aldın?', 'galiba omzum çıktı.'- Her ne hikmetse anne kişisi hiç itiraz etmeden bu bahaneleri kabul etmiş.

Bunun üzerine kahramanımız; yokluğunda sabahı zor eden, içip içip ağlayan, pillerini çıkartma tehditleri savuran zavallı televizyon kumandasını tüm bu dertlerden kurtarmaya gitmiş. O belgeseller, ithal diziler izleyedursun; annesi bulaşıkları yıkamaya koyulmuş.
Ama o da nesi, sevgili anne lavaboda ''süpürge çöpüne benzer bi'şey'' olarak tanımladığı sarı bir cisim görmüş. İçinde depir depir depinen çılgıaan Orta Asya Türkü'ne hakim olamayarak o sarı cisimciği tutmuş, var gücüyle çekmiş. O çektikçe cisimcik kımıldanıyor, uzadıkça uzuyormuş.

Basireti bağlanan anne, çektiği cisimciğin bir akrep olduğunu epey sonra anlamış. Anladığında da çığlık atarak lavabodan uzaklaşmış. Anane kişisi hemen durumu analiz etmiş, ''Nöölyooğ orda?'' diye koşarak gelen kahramanımızı mutfağın kapısında durdurmuş. Tabii kendisi de mutfaktan çıkmayı ihmal etmemiş.
Olayı anlayan kahramanımız korkudan üç buçuk atadursun, çok zeki olduğu için akrebin üzerine PorÇöz, lavabo-aç veya kaynar su dökünce ölebileceğini o kargaşaya rağmen akıl etmiş. Gerekli işlemler yapılmış, musluktan şelale gibi sular akmış ve akrep Hakk'ın rahmetine kavuşmuş.

Anne ellerini sterilize etmiş, anane lavaboların giderleri için taş, kumaş ve telden özel aygıtlar hazırlamış ve lavabolar kullanılmadıkları zamanlarda giderlerin üzerinde oturmaları için onları tembihlemiş. Bu sırada ne akrebi gören ne de mutfağa giren kahraman, yaklaşık 30 dakika içerisinde 3 tane uçuk çıkartmış. -hayatında ilk defa uçuk sahibesi olmuş, dudakları Angelina Jolie ve Rihanna karışımı ucubik bir forma bürünmüş.-

Ortalık yatışınca cesur kahramanımız internetten akrepler hakkında geniş çaplı bir araştırma yapmış. Maviyi ateş sanıp yaklaşmadıklarını öğrenince oturma odasındaki, mavinin bütün tonlarını ihtiva eden halının üzerinde yaşama kararı almış. Anneyi de kükürt ve Arap sabunu bulması konusunda tembihlemiş.
Akşamüstüne doğru annenin bir arkadaşı gelmiş, lavabonun vidalarını söküp 8 boğumlu ve süpersonik zehirli akrebin cesedini çıkartmış. Bu sırada da 'Hayvanı haşat etmişsiniz doktor hanım.' demeyi unutmamış. -PorÇöz çok süper bişeymiş, o an kahramanımız bunu bir kez daha anlamış.-

Anne bu macerayı hastahanede arkadaşlarına anlatınca isminin başına Survivor cesaret unvanı almış. Ortadoğu ve Balkanların en cesur Kahramanı ise korkudan yaklaşık 200 gr çikolata tüketmiş ve uçuklarıyla dertleşmiş. Anane ise bu sayede alter egosu olan Derya Baykal için bir craft faaliyetinde bulunduğuna seviniyormuş. -yaşasın giderlerdeki taşlar!!-

Başka ve daha az heyecanlı bir Mardin macerası da burada.

**Hâlâ yazılı oluyoruz ve son 2 haftada 3 kilo vermenin kıvancını yaşıyorum. Bipolar davranış bozuluğuna ramak kaldı zira bir insanın geometriden 51, fizikten 95 alması akıl kârı bir olay değil. Ha, bir de hangi akla hizmet 2. yabancı dili Fransızca seçtim bilmiyorum.
**Hikâyedeki 'Kahraman' benim bi arkadaş. Evet.
**Nihayet yeni bir telefonum oldu, artık okuldan filan blog kaydı yapabilirim, heyoo.

Kendine iyi bak dear okur, benim yerime de dinlen, gül, uyu.

Birleştirmemiz Lazım Bunları, Toplayalım Bunları

Bir Geometri zırvalayışı sonrası tutarsız bir ruh haliyle İzmir'den bildiriyorum. Yooooaaargunum.
Hocanın dağıttığı fotokopiyi neredeyse ezberlemem ve sınavda fotokopiyle tamamen alakasız soru tiplerinin çıkması sonucu bir ihtimal 70 alacağım; hocam, sevgiler. Hayatımda hiç bu kadar rüsva bir not almamıştım; ananecim, hürmetler. -fonda da Teoman 'kadıın ağlaar, erkeek bakaar...' diye bağırmaktadır. kendimi kolera günlerinde aşk'taki zavallı florentino ariza gibi hissediyorum şu anda. kandırıldım yahu.-


Yeterince şikayet edip başını şişirdiğime göre dear okur, şimdi geçen hafta sınıfımızda yaşanan bir olayı anlatabilirim. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu olaydan sonra sınıfımız meşhur oldu, olay sonrasında el çabukluğuyla çekilen video da facebook'ta dolaşmakta.

-Hangi sınıftansın?
-9xx. -sırıt.-
-Haa, o sınıf. -şaşır. küçümse ya da daha çok şaşır.-

Olayın kahramanları yazının devamında kendilerine mahlas bulacağım iki arkadaş ve bir masa. Bu arkadaşlardan biri okul ortalamasına göre biraz ufak tefek. -benimle kıyaslayınca değil tabii.- Diğeri de aksine devasa, enine boyuna; bir nev'i bodyguard. Hadi ucuz ironi yapayım, bu arkadaşa Minik diyeyim. Ötekine de sınıfta seslendiğim şekliyle Evkaf Memuru diyeyim. -çok feci ifşa ediyorum kendimi ya, öhm.-

Olay teneffüste geçiyor. Evkaf Memuru arkadaşımız öğretmen masasında kambur kambur oturmakta, sınıftakilerle geyik neyin yapmakta. Neşeli, mutlu filan. Ama o sırada kapıda bir rüzgâr esiyor, bir baykuş ötüyor ve Matrixvari havasıyla Minik içeri giriyor.
-'Aaa, ortam var burdaa!' diyor ve muhabbete dahil olmak amacıyla Memur'un yanına doğru seğirtiyor. Şöyle bi merhabalaşmadan sonra Memur'un hâlihazırda oturduğu öğretmen masasına yaslanıyor ve olaylar gelişiyor:

Önce kulakları sağır eden bir gümbürtü oluyor; etrafı toz duman kaplıyor. Dumanlar dağıldıktan sonra bir de bakıyoruz ki Minik ve Memur diz dize, öğretmen masasının legoyu andırır biçimde yere dağılmış parçaları üzerinde yeni gelin gibi süzünüyorlar. Önce sınıftakiler ve ben boş boş bakıyoruz, sonra manyak gibi gülmeye başlıyoruz. Bu arada da Red Kit hızında kamera çeken -kamera çekmek(f) : görüntü kaydetmek değil, kamerayı ortaya çıkarmak.- arkadaş olayları kaydediyor.

Minik telaşla ayağa kalkıyor, çevreye kızıyor, gülmemelerini söylüyor. Sonda da bağlantı yerlerinden ayrılmış masanın parçalarına bakarak acele ve panikle, bizi sandalyelerden düşmeye, anıra anıra gülmeye gark eden cümleyi kuruyor:
-"Birleştirmemiz lazım bunları, toplayalım bunları!"

Evet, evet; Minik, sadece yaslanarak öğretmen masasını parçalara ayırıyor, Memur'un bileğini incitmesine sebebiyet veriyor ve üstüne üstlük Türkiye güzeli seçilen kütle 27, iq 17 kızları gibi 'inanırsak olur bencağ!' diyor.
Yahu yazarken bile gülüyorum, 'Birleştirmemiz lazım bunları!' nedir? Peligomla yapışabilir mi o parçalar ey Minik?

-burada gözümün önüne Minik'in yerde otururkenki 'ama gururlu, ama mağrur' hali geldi; ara verdim, gittim bi su içtim geldim.-

Sonra ben nefes almak için sınıftan çıktım, zira o kadar gülmüştüm ki fena olmuştum. Geri döndüğümde de parçaları toparlayıp duvara dayamışlar, Geç Dönem Stonehenge'i kurmuşlardı. Ona bakarak da ayrı bi sırıttım.


Şimdi dilerseniz olayları bir de sınıf öğretmenine durumu açıklayan Minik'in ağzından dinleyelim: -trt'deymişsiniz gibi gibi duru bir Türkçe-

-"Yani öğretmenim, ben sınıfa geldiğimde Memur arkadaşımız masanın üzerine oturmuştu, ben de onu uyardım; gel dedim, arkadaşım dedim, oturma oraya dedim. Kaldırmak için Memur arkadaşımı çekerken de masa dağılıverdi."


Bu savunmadan sonra aklıma geçen sene dershanede arka arkaya iki katın merdivenlerinden uçuşum geldi. Ohş, çok komikti. Neyse, konu bu değil tabii ki.
Bir dahaki sefere de size Geveze'nin Top 20 Dallamalıklar Listesi'ne 7 numaradan hızlı bir giriş yapan bir macerayı anlatıciim. Unutmazsam koridorda bir vatandaşı çevirip sorguya çekmek suretiyle nasıl kaçırttığımı da anlatırım :P

Bu arada git gide kendimi ele veriyorum, sınıfta ve çevrede blog kültürüne sahip bir sürü kişi var, bir gün birinin gelip de 'Ahhaan da Gevezee!' demesinden çok korkuyorum.