Knowing-Kehanet

Günlerce başının etini yedim annemin, 'Kehanete gidelim! İzleyelim! Gidelim!' diye...

Nihayet aramalarım sonuç verdi de DVD'sini buldum. Annemle oturup izledik bugün..

Başında içim sıkıştı valla, yok yok, filmin geriliminden değil, ışık şefi tuvaletten çıkmayı unutmuş, o yüzden... Filmin konusu macera/gizem/gerilim idi, karanlık doğaldı fakat onun da adabı var ya...
Bir ara karizmatik başrol Nicolas Cage'in(filmden bir sahne) o derin mavi gözlerinden başka bir şey görmedik ki vallaha tıkandım... Bu karanlık anlayışına hayranım, diyorum ki, montajcı filmin belli bölümlerini yaktı, böyle 'sanat' havası kaktırdılar rezil olmamak için... Şükür ki ikinci bölümde kabız ışık şefi geri döndü, karanlık da sınırı aşmadı...

Onun haricinde harika bir filmdi, bir iki görüntü hatasını saymazsak Oscar adayı bile gösterilebilir, alsın diyorum!
Konuya değinmemiz gerekirse, bundan elli yıl önce yeni açılan bir okulun resmi törenine renk katmak maksadıyla öğrencilerden projeler istenir. Lucinda Embry'nin fikri olan zaman kapsülü kurul tarafından onaylanır. Bu fikir ise şöyledir: Her öğrenci geleceğin neye benzediğini resmedecek, bunlar da bir zaman kapsülü ile elli yıl sonra açılmak üzere toprağa gömülecektir.
Herkes bir heyecan resim çizer, Lucinda ise boyuna rakamlarla doldurur bir kâğıdı...
Aradan elli yıl geçer, astrofizikçi John Koestler'ın yegâne varlığı, oğlu Caleb ve sınıfı zaman kapsülünü açar... Lucinda ablamızın kâğıdı Caleb'ın eline geçer ve macera başlar. Astrofizikçi amcamız tesadüf eseri kâğıttaki rakamların son elli yıl içinde gerçekleşen felaketlerin tarihi, ölü sayısı ve koordinatlarına ait olduğunu keşfeder.
Son üç rakam hariç, tüm kehanetler gerçekleşmiştir. İşin kötüsü, sonuncu kehanet o kadar da basit çaplı değildir...
Benden aldığı not: 7/10 (hem de Oscar alsın dedim... Ne yaman çelişkidir bu :P)
Spoiler bölümünü izlemeyenler okumasın derim, tüm tadını kaçırabilirim :))
Aman aman bir film değildi, ama izlemeye değerdi...
-----------spoiler------------
'This is not over, son!' Ne kadar içli bir sahneydi o, dram dediğin budur!
Efenim, söylemesi ayıp ben Caleb giderken çok pis ağladım...
'You and me, together, forever!'
Determinizm hakkında bildiklerimi karıştırdı bu film... Hani John babasına sarılıyor, ölüyorlar ya, determinizmi nasıl karısına bağladı? Anlayan anlatabilir mi?
Sanırım bu filmde bir tek ben ağladım, diyorum hormonlarım bozuldu, diye...
Fakat filmin sonunun havada kaldığını söyleyebilirim... Ayrıca Nicolas Cage her zamanki gibi aşmış, almış yürümüş...
Filmde sanki Hristiyanlık propogandası var mıydı, bana mı öyle geldi?
Bu arada film bana bir çağrışım yaptı ama, neydi, hangi filmdi anımsayamıyorum... Hatırlayınca yazacağım!
Sonunu tahmin etmiş olup, sürpriz beklentilerimi elim böğrümde toprağa gömdüm... Orada Caleb'ın gideceği, başka bir yere taşınacağı, dünyanın bumlayacağı belli değil miydi?
Ayrıca çok kaymak bir yere götürdüler veletleri, kıskandım... O kadar fısıltı duymaya değer!
-----------spoiler------------

Sürücü Adayı


----Sözümü geç de olsa tutuyorum ;))----


Küçüklüğümden beri tek çocuk olmanın artıları her zaman gözüme fazla görünmüştür, bir defa doğuştan gelen şişik egom her daim okşanır, çünkü dört ailenin tek çocuğuyumdur... Ayrıca sülaledeki en ukala ve en (öhöm öhöm, övünmek gibi olmasın :P) inek evlat olmam sebebiyle gelen geçen ahtapot saçımı okşar, 'Cici çocuk' filan der. Bazen sıksa da ben bu ilgiyi seviyorum ve paylaşmayı da asla düşünmüyorum, eğer diyecek olursanız ki 'Kardeşin yerini kim tutar?' aslanlar gibi kuzenlerim var ki, beraber büyüdük...

Ama bazen, 'Keşke bir abim olsa...' diyorum... Ciddi ciddi istiyorum bunu. Benden 7-8 yaş büyük, benim kadar ukala, inek, eğlenceli ama benim kadar sivrelmeyen, kuzenimin devraldığı görevleri (oyun yükleme, virüs taraması, yeni kitaplar, yeni filmler, Lost ve Prison Break DVDleri, sulu şakalar, yazlık maceraları) hakkıyla yerine getirse ve en önmlisi bana katlanabilse diyorum... Ama özellikle belirttiğim gibi benden büyük olmalı ki küçük çocuk olan ben ilgiyi saklayabileyim :))

İşte filmimizin başrol oyuncularından Rupert Grint (filmden bir kare) de 'Abim olsa keşke...' dediğim tiplerden; eğlenceli, yakışıklı, zeki, sempatik... Zaten filmi de sır bu yüzden aldım, zira çok zayıf bulduğumu söyleyebilirim, boş zaman doldurmak için, öylesine izlenecek bir film...


Konumuz ise şöyle: Annesi tarafından çok katı kurallarla 'süt' bir çocuk olarak yetiştirilen Ben, bir türlü ehliyet alamamaktadır. Annesinin isteği üzerine o yaz tatilde Katolik yaz okuluna katılacak, araba kullanmayı öğrenecek ve bir iş bulacaktır.

Eski bir pembe dizi yıldızı olan Evie'nin(Julie Walters) (filmden bir kare) yanında işe başlar.

Evie, absürd istekleriyle ve kendine has üslubuyla Ben'i o süt çocuk kimliğinden uzaklaştırır, o yaz sonnda Ben, ilk defa annesine karşı gelmiş, kendi istediklerini yapmıştır... Üstüne üstlük, yetiştirilme tarzına bütünüyle başkadırmıştır, kâh Evie ile kampa, kâh Edinburgh'e giderek...


Diyorum ki 6,5/10... Pek bir atraksiyonu, önermesi yok, ama o Edinburgh ve Londra sahnelerine bakmaya kıyamam... Ayrıca yönetmenin eğlenceli bir stili var, sıkmıyor, hatta eğlendiriyor...

Not: Bu filmi sadece Rupert için izlediğimi itiraf ediyorum. Ama beklediğimden iyiydi, hatta Moskova'da bir yarışmada jüri özel ödülü bile almış...

Geçmişimi Kurcalıyorum

Aydın'a ilk geldiğimi günlere dair bir anı silsilesi tarafından pestile çevrildim dear okur...

Sana da anlatayım da sorunlu çocukluk dönemimi gör, gelecekteki/şimdiki çocuğunun böyle olmaması için dua et, zira ben annemin yerinde olsaydım kendimi ya fabrikaya geri yollar ya da toplum düzenini bozduğum gerekçesiyle imha ederdim, o derece sorunluydum...

Öncelikle, kesinlikle fazla duygusal bir çocuktum, yakın bir arkadaşımla oyun oynasak, kaybetsem, o yendiği için çok mutlu diye hoplar zıplardım, parka top oynarken karıncayı ezsem kıyıya bir yere gömer, mezar taşı diye de fallı sakızların jelatinini tepesine dikerdim. Biçilmiş çimlere kıyamazdım, öldüler diye üzülürdüm(şey, galiba bunları hâlâ yapıyorum, aramızda kalsın). Harry Potter ilk çıktığında almıştım, o zamandan vardı içimde bu doğa üstü olay merakı, ve kitabı okurken Lilly ile James'in öldüğünü öğrenince ağlamıştım, utanmıyorum, yine olsa yine ağlarım...
İnanıyorum hâlâ doğaüstü güçlere, ama asayla olanlarına değil, çakralara ve beyin sinyallerine dayananlarına... Telepatide epey takıldım mesela, nadiren bir arkadaşımı yoğun olarak düşünür, özlersem ya beni rüyasında görüyor ya da çağrı/mesaj atıyor. Ama yanlış anlamayın hemen, televizyona karşı düşünüp de 'Lakers yensin!', 'Kobe sayı yapsın!' diye düşününce olmuyor, denemişliğim var.

Çok ukalaydım, hatta şimdikinden de ukala... Sınıfta sağlıklı bir biçimde ders işleyebilmek için mutlaka beni oyalamak lazımdı, çünkü sıkılınca zincirleme olarak herkesi etkiliyordum. Hâlâ yapabiliyorum bunu ama bir öğretmenin bu kadar çırpındığını görmeye dayanamıyorum, sınıftaki sinekleri izliyorum, kitap okuyorum ya da telepati yapmaya çalışıyorum, kapıyı filan açmak için uğraşıyorum :)) Önceden kendi problemlerimi çözer, yanımdakine anlatırdım, sonra da xox filan oynardık... Hele bitişik eğik yazıyla (nam-ı diğer el yazısı) ilk tanıştığımda güzel yazı defterini kapatıp 'Ben bunu yazmam, çok tipsiz!' demiştim... Anasınıfında öğretmenime adıyla hitap ediyordum...

Haftada bir annemi tehditle beni tiyatroya götürmesi için ikna ediyordum, bir ara Rüştü Asyalı ile kanka bile olmuştuk... Hatta Kültür Bakanı beni tiyatroda o kadar yetişkinin içinde dekorlar hakkında yorum yaparken('Eğer Romeo ve Julyet'in orijinalini oynayacaklarsa dekorlar yanlış, ilk sahnede kavga yok!', 'Perdenin rengi solmuş!', 'Aydınlatma sorunlu, sahnedeki ışıklar nasıl acaba?', 'Hayır, hayır, tiyatronun büyüsünü bozarlar, perde arkasını sahneyle ayıran o bölümde titreşim olmaz!') görüp 'Aaa! Küçük kız!' demişti... O gıcık adam kulağına 'Oyun başlamak üzere!' demeseydi ben nacizane fikirlerimi sunacaktım, mesela Julyet'i ben oynayayım, devlet ukalası olayım diye...

Tam bir kırmızı delisiydim... Bilirsiniz, altı sıfırı atmadan önce on milyonlar kırmızıydı ve bir ara en büyük banknot onlardı, enflasyondan önce... Anneannemle yakıt yatırmaya giderdik, mızıldanırdım 'Kırmızı paramızı vermeyelim!' diye... Memur ablalar alışmıştı bana, her gelişimde selam verirlerdi, kırmızı paraları da çaktırmadan alırlardı... Dönüşte de magnum ısmarlardı anneannem bana. Beş tutkum vardı o zamanlar: dondurma, kırmızı, çikolata, basketbol, çizgi film.

Alışverişte kasaya gelince annemin kâbusu olurdum: 'Ödemleme yapmayalım! Burası bizim Hosta'mız, gidin Hosta'mıdan!!!'

Antremanlarda beni kontrol edemeyince (8 yaşındaydım sanırım... 'Ama steps yaptı!', 'Hiii! Centilmenlik dışı fouldür bu!', 'Ampul!', 'Serbest atış!') bir üst yaş grubuna alıp hemen uyum sağlamama şaşırmışlar, hatta daha ilk seferde temel savunma duruşunu doğru yapmama kopmuşlardı...('Bacakları omuz genişliğinde açıyoruz, vücut dik, dizleri kırıyoruz, baldırlarımız yanmaya başlayınca pozisyonumuzu koruyoruz!', deyip çevreyi gezmeye başladılar, herkesi ya dikleştiriyorlar, ya eğiyorlardı, bir rötuş mutlaka vardı, Sinan Koç benim yanıma gelince iptal tabii, ben olayı aşmışım, hem pozisyon doğru, hem de elimde top var, oynuyorum, bacağımın arasından geçiriyorum, haberim yok yanımda koçun olduğundan... -haberim olsa topu atacağım, adam gibi duracağım, hareketsiz kaldığım için elimde o top- Diğer koçlar da yanıma gelmişlerdi, 'Vay be, kitaplık gibi!' deyip bir üst gruba daha almışlardı, grubun en ufağı, en etkilisiydim, komikti... Asterix gibi kıvırcık/kızıl saçlı bir bücür :))) Diğer gruplarla maçımızda karşı takımın antrenörü sulanmıştı bana, 'Bizim takıma alalım mı seni? Transfer ücretimiz iyidir!' deyince 'Sinan Hocayla Ufuk Hoca gelmezse çok beklersiniz!' demiştim... Utanmaz bodur!

Sonra annem TUS'a girmişti, ilk defa Aydın'ı yazmıştı... Sonuçları istediği puanda değilmiş, tam sağ üst köşedeki kırmızı fon üstüne beyaz çarpıyı tıklatıp çıkacakken 'ADÜ'nün 'Adnan'ını görüp ne alaka diye bakınca kazandığını anlamış, evi aramıştı heyecanla:
Anne: Gevezecim, ben ADÜ'yü kazanmışım TUS'ta!
Geveze: Nerede o?
Anne: Aydın'da!
Geveze: Ne oldu demiştin?
Anne: Adnan Menderes Üniversitsi Hastahanesi'ni kazanmışım!
Geveze: Bu iyi bir şey mi?
İlgili alakalı bir evlat örneğiyim, biliyorum dear okur!

Nihayet Aralık gibi Aydın'a gelmiştik... İlk girişte beğenmemiştim burayı:
'Tatil köyü gibi bir yer!'

İlk okulumu görmüş, 'Eee... Sınıfların olduğu bina nerede?' deyip iptal etmiştim dayımı... Eve gelince de en nefret ettiğim renk olan sarıya boyalı odamı görüp duvarları araştırmıştım, odanın devamına açılan bir kapı var mı diye...
Kayıt olmaya gitmiştik annemle, A Blok'taki merdivenler, çıkarken 'Eee... Ana merdivenler nerede? Müdüriyet binası ayrı değil mi? Sınıflar bu kadar mı? Eee, sıralar çok fazla, tek kişi mi oturuluyor bunlara?' demiştim... (Ukala bacaksız!)

Ankara'dayken annem hastalık durumlarında Gazi'ye götürürdü bizi, ADÜ'nün hastahanesini görünce daha sempatik bulmuştum, hatta 'Biz burada oturalım!' bile demiştim!

Mavi önlük giyeceğimi öğrenince çıldırmıştım, eski okulumun formasını giymek için epey direndim ama annem 'Olmaz!' diye resti çekti... Zırıl zırıl ağlamıştım...

Bisiklet sürmek isteyince bisikletimin İzmir'de olduğunu hatırladım, Ankara'da hep yaptığım gibi scooter sürmeye çıktım annemle. Ama burada her yer arnavut kaldırımıo döşeliydi, yarım saat ağlamıştım...

Basketbol kursu bulamamıştım benim yaşımdaki kızlar için, kırk beş dakika ağladım...
Tahtanın boardmarker kullanılan beyazlardan olmadığımı görünce de çok mızırdanmıştım...
Alışveriş merkezi ve resim kursu olmadığını öğrenice bir saat ağladım...
Hele tiyatro olmadığını, en yakın sinemanın çok uzakta olduğunu, fi tarihinden kalma filmleri oynattığını öğrenince yıkıldım, rahat iki saati bulmuştu histeri krizim...

Derken hepsini yavaş yavaş çözdük, önlüğümle imaj çalışması yaptık, bahçede erkeklerle basketbol oynadım, paten kaydım, dershaneye kaydoldum, eve bir sürü film aldık... Sims'i keşfettim, test çözdüm, kitapçı buldum kendime, arkadaşlarımla Ankara'da hiç yapmadığım şeyleri yaptım, parkta kuma bulandım, beden eğitimi dersinde ilk defa dizimi kanattım(Ankara'daki bahçemiz parkemsi bir şey döşeliydi)... İlk defa yemeğimi okulda yedim, öbür kantinimizde olmayan kolanın, gazozun içine düştüm, arka bahçedeki parkımsı yerde bir dolu akrobatik hareket öğrendim, hatta 'kantin sırası' kültürüm değişti, 'Evim-okulum' oynamayı, tebeşirle yazı yazmayı öğrendim. İlk defa ten rengim bu kadar koyulaştı, o Ankara aksanımı kaybettim... (Mesela 'bebe' demiyorum o kadar fazla, o muhteşem telaffuzlarımı kaybettim... Seviyordum ben onları, gerçi şimdi de istesem öyle konuşabiliyorum... İşin garibi, Ankara'da Adana-Ankara karışımın bir aksan kapmıştım, 'Bebelere bak be! Cins gibi oynuyorlar! Ben onların yerinde olacam, onu yapmazdım!', 'Gelecem.', 'Gidecem.' gibi... Güzel ama, Ankaralı akrabalarımızla biraraya gelince öyle konuşuyorum hâlâ, ve çok da seviyorum, herkes cins cins bakmasa burada da konuşurum ama zaten şizofren kokan hareketlerim çok dikkat çekiyor, bir de aksanla meşhur olmayayım!)
Kaybettiklerimin, özlediklerimin yerini Aydın'a has şeylerle doldurdum tek tek... Kışın ortasına gelmemize rağmen kar yağmamıştı, ağlamıştım, ama kazak giymekten nefret ettiğim için ve soğuk maiyetinde bir şey olmadığı için kriz geçirmemiş, hatta mutlu olmuştum... Bahçedeki zeytin ağaçlarına çıkıp erik yedik, incirin elleri yapış yapış yapmadan nasıl yenileceğini öğrendim... Yazlık kıyafet uygulamasıyla tanıştım, tebeşirlerin çok farklı amaçlarla kullanılabileceğini keşfettim. En önemlisi, her yerin ayrı bir güzelliğe sahip olduğunu 'köy' diyerek küçümsediğim Aydın'dan öğrendim, ve öğrenene kadar da bizimkilere çok çektirdim...

Ankara Devlet Tiyatroları'na ve bazı cici amcalara yaptığım baskılar sonucu bir tiyatromuz var artık, bir sürü güzel oyun geliyor Ankara'dan, İzmir'den, İstanbul'dan... Devlet oyunları da, özel oyunlar da... Kimleri görmedim ki sahnede! Sumru Yavrucuk'tan(Yalnız Kadın) tutun, Haldun Dormen'e(Kibarlık Budalası) kadar ünlü isimler Aydın'a da geliyor... Ve benim vırvırımla tamamen alakasız açılan bir Kipa'mız, bir Forum'umuz var... Cinebonus'umuz biraz uzak, ama vizyonu aynen takip ediyoruz... Ceylan'ımız var, bir hafta gecikmeli de olsa yamacımızda, yakınımızda film izliyoruz... Axi Bar'a Pinhani bile geldi... Yeni ve sosyal ağırlıklı bir okulum var... Arada bir eski okulumu özlesem de elimdekinin kıymetini bilmeyi öğrendim...

Gelecek ocakta annem uzman olacak... Kura çekecek, neresi denk gelirse, 'Her yer vatan!' deyip 350-380 gün arasında mecburi hizmet yapacak yeniden... Yeniden diyorum, çünkü üniversiteden sonra Isparta'da yaptı, babamı orada tanıdı hatta... Ama sağlık bakancığımız yeni bir yasa getirdi ki, mecburi hizmeti tekrar yapmadan uzmanlığını ne özel hastahanede, ne de yurt dışında geçerli sayabiliyor... Ve bu mecburi hizmet dönemi benim lise birinci sınıfıma denk düşüyor... Dilerim batıda, deniz kenarında, çok ufak olmayan, neşeli ve tiyatrolu, sinemalı bir yer denk gelir, iyi bir lisede eğitimime başlarım... Olmadı, bir yıl dondururum eğitimimi, anneme destek olurum yaban ellerde... En kötü ihtimal, İzmir'de dayımlarla kalırım, ama tabii son seçeneğimdir bu... Dilerim gerek kalmaz, batıda kalırız... Dilerim bir bunalım daha geçirmem... Ve yine dilerim geleceğim geçmişim kadar güzel, ama daha tatlı geçer... Dilerim....

Yazmak ve Yazmamak

Normalde hızlı yazan biriyimdir, hatta el yazımı çözebilen kişi sayısı gerçekten azdır. Bir de 'bitişik eğik harfler'im var ki evlere şenlik!

Geçe gün defterleri karıştırırken birinci sınıfa ait bir karalama buldum... Özenilerek yazıldığı çok belli ama DNA'larımda kötü yazmak olduğu için mecburum buna...

Son bir yılda yazım tarz olmaya çalııyor, işin kötüsü benim isteğim dışında gerçekleşiyor ttüm bunlar... Önce y, g ve ğ kuyruklarını kesti, küt bir biçmde aşağı iniyordu. Şimdi öyle bir atmasyonu var ki alt satırı işgal ediyor... K'lerin alt kuyruğu da boyum kadar oldu, tüm harfler sağa yatık gidiyor, italik takılıyor. 'a' harfi de aynen böyle, matbaa tarzında. 'd'lerin yuvarlak kısmı çok artistleniyor... Bazı harfleri debirbirine bağlıyorum, 'el' derken e'nin kuyruğu 'l'nin dibine giriyor, 'of' derken 'o' 'f'nin kuyruğunun gölgesinden çıkıyor...
Kısacası el yazıma bir haller oluyor...

Bir de kalirafi olayına takmış durumdayım ki, her kelimey sağını solunu eğip büğerek yazmaktan yoruldum. Ama ne kadar yorgun olsam da seviyorum bu uğraşı, stres atmada epey etkili...
Yazı demişken, 'Kiran's Typing Tutor' diye bir program buldum, klavyeye bakmadan yazmaya çalışıyorum, söylemesi ayıp zaten hızlıyım da...

Bilmiyorum bu uğraşlar beni nereye götürecek, hayırısı...

Yorgun Tedicik

Ay, çok yoruldum... Beynim mıncık mıncık olduğu için 'Sürücü Adayı' ile 'Bedtime Stories' isimli filmleri yarın tanıtsam beni affedersin diye umut ediyorum ve sızmay... Olmaz, 7 Haziran! Test çözmeye gidiyorum.

Bakalım kim kimi çözer! Ya da test mi çözerim hayal mi kurarım? (son zırvam da bu, abuk subuk hayaller işte... yok Broadway, yok Cannes, yok kırmızı halı, yok Angelina, yok Oscar, yok Lodra sokakları... sınava beş kala kendimi kaybettim... onu da yarın anlatıp haftalık post kotamı tamamlamayı planlıyorum...)

Üç nokta, etc. vs. vs. diyerek yorgun tedi veda eder, perde kapanır, alkışın 'Aaaaa?'sı yükselir.
Çünkü senarist yazının devamına kahve dökmüştür...

The Illusionist


Not: Spoiler içermez, gönül rahatlığıyla okuyunuz...

İnziva hayatımın filmlerinden biri de The Illusionist, yani Türkçesi ile Sihirbaz. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama genelde biraz eski filmleri vizyondakilerden fazla izliyorum. (mesela bu film 2006 yapımı) Sebebi belli: Çekildiği yıllarda yaşım gereği izleyemediğim/ilgilenmediğim için bu filmlerin içine düşüyorum.
Konumuza dönersek, filmin senaryosu Steven Millhauser'in "Sihirbaz Eisenheim" (Eisenheim the Illusionist) adlı kısa hikâyesinden Neil Burger'in uyarlamasıyla ortaya çıkmış olup, bir dönem filmidir.
Genç Eisenheim, bir ağaç altında gördüğü ihtiyarın yanına gider ve ihtiyar 'Bu bir ilüzyon' dercesine ağaçla beraber ortadan kaybolur. Bu olaydan sonra Eisenheim doğaüstü güçlere ilgi duymaya başlar, yeteneği olduğunu fark edince de kendini geliştirir. Tabii bir de gönül meselesi vardır, marangoz babasının müşterisi olan zengin bir ailenin kızına aşık olur. Kız da ona karşı boş değildir hani. Ama aralarındaki sosyal sınıf farkı sebebiyle bu iki genci ayırırlar. Bunun acısıyla yanan Eisenheim şehri/kasabayı terk eder.
Aradan yıllar geçer, genç Eisenheim, 'Yetenekli sihirbaz Eisenheim' olarak geri döner. Tiyatrodaki ilk gösterisinden sonra kraliyet varisinin nişanlısıyla beraber teşrifi bütün olayların başlangıcı maiyetindedir...
Filmde Eisenheim, yani Edward Norton almış yürümüş. Varisimizin de hakkını yemeyeceğim fakat Jessica Biel gibi bir hatun kişisi varla yok arasındaydı filmde, bu epey ilginç geldi bana. Ayrıca 2006'da film 'En İyi Görüntü Yönetmenliği' dalında Oscar'a aday gösterilmiş ama alamamış.
Benden aldığı puan 8/10'dur. Bazı yerlerdeki 'görünür' set kazaları, Hatice'yi başlı başına seyirciye bırakıp pat diye neticeyi vermesi yanında o görkemli sonun hakkını yiyemeyeceğim. Şimdiye kadar izlediğim filmler içerisinde bu kadar egzantirik ve 'Waoooow, adamlar yapıyo kardeşim!' dedirten bir sona sahip olan film de yok ama...
Tavsiye ediyorum efenim...

İnziva Hayatı

Dear okuyucum, daha önce de nacizane vırvırlarımla sana ezberlettiğim gibi meşhur SBS'mize pek az kalmış bulunmakta(bkz. '7 Haz.', 'Keltoş gitti, eseri kaldı', 'Bana mı ağlıyon Çiko?')
Geveze kişisi de acil durum çanlarını çalmış olup, topukları poposuna değecek hızda koşmaya, eksik konularını tespit edip ezberlemeye başlamış, bu sebeple blogundan bir parça uzaklaşmıştır.
Bu nedenledir ki tüm takipçilerinden özür diler, boynunu bükerekten bu bir buçuk hafta içinde daha az post gireceğini arz eder...

Ufak bir 'Geçmişten Günümüze Eurov...' pardon, '...SBS' yapıp sizi bilgilendirir, sonra da moral olsun diye izlediği son iki filmi çiziktirip uçarcasına tüyer...

SBS, OKS sisteminin yerine geçen sene yürürlüğe girmiş olup, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerinin her sene sonunda birer sınava girmesine dayanır. Bu üç sınavın ortalamaya etkileri; %25, %35 ve %40'tır. Bu sene vazallı Geveze %35lik dilime oynayacaktır.
Bu konuda iki rivayet vardır. Geçen seneki altıların sınavı şaka gibi olup, yana devrilip çözebileceğiniz, üstüne dalga geçebileceğiniz nitelikte olmuştur. Geveze safı bunu fulleyememiştir, evde kontrol ederken işlem dahi yapmadan doğru cevaplarını bulup sınav psikolojisine yağdırmıştır. Ve geçen sene yedinci sınıfların sınavı gayet 'baba' olup, fulleyen sayısı azdır. Millet demektedir ki bize,
a. Geçen sene kolaydı, bu sene sizi oyup içinize badem koyacaklar...
b. Geçen sene yedilerin zordu, bu sene kolay olacak...

Cemaat-i Müslimin olarak dileriz ki b seçeneği vuku bulsun...
-Secret yapıyorum ben test aralarında-

Yine de Geveze çalışmaktadır, anneanne demiştir ki, fuller ya da tek boşla 89 net yapıp geçerse (Geveze bunu yapmalı... Yapabilir... Yapabilir...) eriyip bittiği DSLR fotoğraf makinesini alacaktır, böylece Geveze o ek fotoğraf derslerinden faydalanabilecektir. (malum, bir Sony Cybershot'la yapabilecekleriniz sınırlı... ama öğrendikleriniz o kadar sınırlı değil...)

Bir umudu vardır ama Geveze'nin: Robert Kolej, İzmir Amerikan, Tarsus Amerikan ve St. Joseph Amerika'daki Sarmaşık Birliği'ni andırır biçimde 8. sınıf sonunda tek bir sınav yapıp, 'SBS kim ki be?' diyerek kendi sistemlerine göre burs verir, öğrenci alır. Tut ki SBS kötü geçti, bu sınav var değil mi ama...

Geveze kişisi son yüzsüzlüğünü yapıp sizden manevi destek umarak gider...
Görüşenzi...

Notumsu: Eğer ki işler yolunda gitmez de ben 8 Haziran'a çıkamazsam blogumun şifresini özverili bir blogger ile paylaşacağım... Maksat muhabbet :P

...

Sürekli üç nokta koyuyorum cümlelerimin sonuna... İşte, bir daha...

Nedendir bilmiyorum... Belki bitirmeye korkuyorum, yarım bırakıp kaçıyorum... Belki, belki her cümleyi birbirine bağlıyorum üç nokta ile... Bütünü oluşturmaları kolay olsun diye...

Güvenemiyor muyum cümlelerime? Ne var ki kafamda?
Bilemiyorum...