sinema sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mia Magnifica Presenza, Arrivederci!

Son on gündür yanımda bağıra bağıra İtalyanca konuşulmasına doyamadım, dün akşam annemle gidip Magnifica Presenza'yı izledim efendim.
Bu arada çok basit İtalyanca cümleleri anlayabildiğimi de ilan etmekten gurur duyuyorum. -tam bir 'anlıyorum ama konuşamıyorum' oldum. allora diyorum cevaben.- -ciccio 1'e de selamımı çakarım, çocuk on gün boyunca allora diye diye beynime kazıdı zira.-

Herneyse, kısa çizgi arası kaosundan önceki konumuza dönersek, Ferzan'cığım yine güzel eylemiş.
Film bir 'ev bakma' ile başlıyor ki şu hayatta en sevdiğim şeyler listesinde hipster'ların hemen arkasından 5 numarada yer alır malum seremoni. -seranomi diyerek de morfofobik bir sarışını anmak geldi içimden.-
Neden diyecek olursanız, -demeseniz bile paragrafın akışı gereği demiş gibi yapıyorsunuz dear okurlarım- eşyasız evler hayal kurmak için koca koca alanlar demektir. Sizden önce eve bakanları hayal edersiniz, şu pencerenin önünde gülümsediklerine dair bahse girersiniz. Eski sahipleri düşünür, tam buraya bir televizyon izleme koltuğuyla tonton bir dedecik kondurursunuz. -fesat seni. onca zamandan sonra bile dedecik deyince bıyık altından gülüyorsun ha. ayıp. şurda tumblr kızıcılık oynatmadın iki dakika, hemen boz atmosferi.- Sonra sizin olduğunu hayal edersiniz, en sevdiğinizle çekirdek çitleyip Juno izlediğiniz köşecik belirir salonun orta yerinde. Vesaire vesaire.
İşte bu süpersonik girişle olaya hemen dahil oldum, eski evin damask desenli muhteşem duvar kağıtlarına dokundum, tozlu aynalara burnumu dayayıp gözlerimi kısarak baktım. Böyle başlayan bir film kötü olamaz bile demiş olabilirim.

İlk yarı müthiş bir tempoyla aktı. Müzikler, güzel oyunculuklar, minik minik alüzyonlar, travestiler. Aptal bir sırıtışla izliyorsunuz işte. Hani o ana karaktere sarılıp 'Oh, canııııım!' demek istediğiniz filmlerden.
İkinci yarı da tempolu başlasa da ortalara doğru bir parça sarkıyor. Sanki fazla olan bir şey var, makas atıvermek istiyorsun.

Ferzoşumun -samimiyiz imajı vermeye çalışıp tiki kız olmak. ibret için silmiyorum. ferzoşmuş. te allaam.- deyimiyle 'varlık'lar ve ana karakterimizin hayatına sızışları çok başarılı işlenmiş. Kurguda birkaç oyun yapılabilir miymiş, evet yapılabilirmiş. -atilla dorsay sanıyorum kendimi.- Filmin ambiyansı gereği birkaç sahne daha şöyle hoppidi müzikleri kaldırabilirmiş, ama Ferzancığımın dikkati başka yöne çekmemek adına böyle yaptığını düşünüyor ve takdir ediyorum.
Fatihciğimin (Akın) ve Ferzancığımın (Özpetek) bu Sezen Aksu sevdasını pek anlayabilmiş değilim, ama kadın hangi filme bir şeyler yapsa off kıskanmıyorum hayır, fazlasıyla güzel oluyor. Demem o ki Sezen'siz eksik kalırmış biraz.

Oyunculuklara gelince, Cem Yılmaz'ın olduğu her sahnede kıhı kıhı gülen embesil kalabalık sinirimi bozsa da, cast'ta yer alışı bir hoşluk olmuş. Yusuf Antep.
Başroldeki amcamız zaten Ferzancığımın kadrolu oyuncusu. -yine bu kadrolu oyuncu muhabbetinden dolayı gözlerim bir Serra Yılmaz aramadı değil.-
Tiyatro ekibine, kıyafetlerine, mimiklerine ba-yıl-dım. -atilla dorsay strikes again.-
Kuzen çok sağlamdı, onu da beğendim. Café'deki kikirdek kızları bile beğendim.

Sonuç olarak, 8/10. Gidin ve izleyin.


Ev - 2010


Türk sineması son zamanlarda bol reklamlı pop işlere imza atadursun, ev filmi sessiz sedasız gösterime girmiş. Spot cümlesi 'Oyunu kimin başlattığı değil, kimin bitirdiği önemlidir.' olan filmin sitesi burada.


Konusuna gelince, Biri Bizi Gözetliyor tadında bir yarışma evine bir gün eleme kargaşası sırasında bir saldırgan sızar. Bütün girişlere koyduğu bombayı patlatmaması için koyduğu şart ise canlı yayının devam etmesidir.


Buradan bakınca Barda'ya benzediğini söyleyebilirsin dear okur, ama bu daha giriş. Zira filmin beni çeken yanı bu Hollywoodvari serimi değil, aksine düğüm bölümündeki farklı bakış.


-"Çocuklarınızı ekran başından kaldırın, ama siz gözünüzü kırpmadan beni seyredin." diyor saldırgan rumuzlu şahıs. Ve ekliyor, "Bu gece size izlemeye değer şeyler göstereceğim."


İlk önce oyunu kendi kurallarından oluşmuş bir çerçeveye sokuyor, ardından da yarışmacıları terletiyor, adeta Jigsaw the Killer oluyor. Bir anket açıyor, oylar 2000'i geçerse oyuna devam edeceğini söylüyor.

Seçimi Türk halkının iradesine bırakıyor. Ve iradeden çıkan karar öyle realist ki insan kireçli suda yüzen balık gib gözlerini patlatıyor.



Spoiler vermeden konuyu anlattım sanıyorum.

Benim yorumuma gelince; saldırganın amacı 'Siz bunu istiyorsunuz, ALIN O HALDE!' mantığındaki televizyonculuğa başkaldırı. Yapış şekli ise sansasyonun önde gideni.


Gerek film sırasındaki aforizmalarıyla, gerekse yetkinliğin verdiği estetikle kendini izlettiriyor, ve dahi sizi bir anda kendi tarafına çekiyor. Yarışmacıların psikolojisiyle öyle usataca oynuyor ki, insan salondan çıktığında gaza geliyor; 'İzlemem ben bu paçavraları, Türk televizyonculuğu nereye gidiyor Allasen ya!' diye içinizdeki asi uyanıyor. Ben nice zamandır sadece tek programa indirgedim televizyonla olan ilişkimi ama arkadaşlar bu film üzerine ne yapacaklar; gözlemleyeceğim :Pp


Oyunculuğa gelince, kimi sahnelerde -özellikle saldırıdan önceki ev hallerinde- mükemmeldi. Devamında arada hafif teklediler ama ben beğendim. Diyalog yazarını buradan ayrıca kutluyorum.
Oyuncu listesi, senarist vb. gibi bilgiler için sitesini ziyaret etmende fayda var dear okur. Benden tavsiye, bu filmi izlemelisin. Zira hem bakış açısıyla, hem de farklı duruşuyla epey çekici. Bunun yanında biz arkadaşlarlka bir hareket başlattık, 'Türk Sinemasını Destekleme Hareketi' die; sadece bu yüzden bile izlenilebilir diyorum. 9,7 veriyorum. 0,3 puanı cebime atıp gidiyorum.


Desperado (1995)






Rodriguez'i severim. Ama ilginç adamdır kendisi. Düşük bütçeyle, zorlu koşullarda serinin ilk filmi 'El Mariachi'yi çeker ve çok da nefis olur. Sonra sponsor neyin bulur ortaya Desperado çıkar.

Şöyle bir düşününce El Mariachi Desperado'yu döver. Ama Antonio Banderas, Salma Hayek ve muhteşem ötesi müzikler neyse ki kurtarıyor :))

Konusuna gelirsek; Antonio, El Mariachi rolünde ilk filmde öldürülen sevgilisinin intikamını almak için barlarda fellik fellik Bucho'yu arar. Gitar kutusunda sakladığı bin bir çeşit silahla bütün bar ahalisini süzgece çevirmektedir. Tabii Bucho'nun fedaileri de boş durmayıp Desperado'yu aramaktadır. Bu arada Desperado da Salma Hayek'in oynadığı Carolina ile tanışır.



Film IMDb'den 7.0 almış. Aslında güzel filmdi. Yani hayatınızın değişmesini umarak izlerseniz fiyasko tabii ama ben eğlendim. Çizgiroman okuyor gibi hissettim hatta.

Yalnız bu filme İspanyolca'yı yakıştırmıştım. Orijinal dili İngilizce olmalı tabii, ne de olsa işin içine Hollywood giriyor. Hıh. -ayıp sana Hollywood-

Boş zaman değerlendirmek, güzel ekşın sahneleri görmek ve güzel müzikler dinlemek için izlenilesi. Benden 8 alır. Antonio değil canııım, film :)) Ama kabul edelim, gitar elina çok yakışmış. Hele main theme çalarken barda adamın kafasına gitarın sapını geçiriyor ya. Ühhhüv.

İlk film El Mariachi, üçüncü film de Once Upon a Time in Mexico. Üçüncü film pek bir ticari göründü gözüme, ama Johnny Depp için izleyeceğim galiba.


Bu arada Desperado deyince benim aklıma gitar, silah, Meksika ve Eagles gelir. :)

Eagles - Desperado

A.R.O.G. (2008)


Vizyona girdiği dönemde her neredeysem izleyememiştim. Sonra da unutmuşum. Dün televizyonda yayınlanmasa gidip de DVD'sini almazdım :)) Yapacak daha iyi bir işim olmadığı için izledim.
Vizyona girdiğinde 'Cem Yılmaz çıtayı yükseltti.', 'İyi film.', 'Bunu izledikten sonra Recep İvedik'e bakmayız.' filan demişlerdi, ciddi ciddi oltaya gelmiştim.
Yalan hacı, hepsi yalan. G.O.R.A.'ya güldüysen buna da gülersin.
Sorun şu ki Cem Yılmaz beyazperdenin adamı değil. Komik mi, kesinlikle. Aynı stand-up'ını defalarca izleyebilirim ve hatta arkadaşlarla nice geyiğini çeviririz ama hayır, bu adam beyaz perdeye yakışmıyor.
Film bir bütünden ziyade birleştirilmiş esprilerle dolu. Ne yalan söyleyeyim, güleceğim diye izlemeye başladım. İlk iki reklam arası geçti, hâlâ bekliyorum bir espri gelecek da koltuktan düşeceğim diye. En fazla kahkaha attım: 'Huhhahhharah!'
---spoiler---
gökten gelen alet; radyo.
'stratosfere kadar taş mı döşiyceeğn?'
'gol olur.'
yengeç dansı.
---spoiler---
Fikir çok güzel, kesinlikle çok fazla izleyiciyi ekrana çekme potansiyeli var. Bir de CMYLMZ olunca iş bitmiştir dersin değil mi dear okur; ama öyle değilmiş. -benbugünbunugördüm- Sonunu ben bile bu kadar uyduruk bir öyküyle bitiremezdim.
Daha yaratıcı olması gerek bu adamın; ya da sinema yapmaması...
Konusunu filan bilmeyeniniz yoktur bence ama adet yerini bulsun; yazayım.
G.O.R.A.'dan aşina olduğumuz Arif, bu defa da Komutan Logar'ın bizans oyunuyla Yontma Taş Devri'nde bulur kendini. Üstelik de Ceku hamiledir...
IMDb der ki, 7.1 -an itibariyle 3,354 oyla-. Bence 5.5 filan. -otur sıfır der gibi oldu-
Cem Yılmaz'ı severim, canlı canlı izlemişliğim de vardır; gülmekten kendimi kaybetmişliğim de. Ama mümkünse 'Türkler uzayda', 'Türkler Taş Devri'nde', 'Türkler mangalda', 'Türkler Amerika'da', 'Türkler Hollywood'da', 'Türkler halloweende' vs. vs. karikatür konularını çekip çekip film yapmasın. Lütfen.
Bin tane stand-up yapsa izlerim, ama bir daha Cem Yılmaz filmi derlerse durup düşünürüm. O kadar.
-dekorlar da kötüydü ama sustum-
-hayır agresif değilim-
-biraz fazla test çözmüş olabilirim-
-ama agresif değilim-
-cidden-

Neşeli Hayat

''Küçük adamın büyük hikâyesi.''

Böyle özetliyor Yılmaz Erdoğan filmini.. Bana sorarsanız tam tersidir; büyük adamın küçük hikâyesi...


---------
Filmi İzleyeceklere Öneriler
1. BKM Mutfak oyuncularını unutun. Sadece Büşra ve Ersin'e odaklanın. Fazla birşey beklemeyin bu bağlamda.

2. Ses sistemi iyi olan bir yere gidin; yerel sinemalar yerine Cinebonus gibi yerleri tercih edin. Hafif bir aksan var ama ses miksajı iyi değil, anlamakta zorlanabilirsiniz.

3. Eski Yılmaz Erdoğan filmlerini rafa kaldırın, olay değil su katılmamış durum filmi izleyeceksiniz.

4. Oyunculuk iyi, sadece arada bir Ersin gözünüzü yoruyor.

5. Bağımsız film tadında dram izleyeceğinizi unutmayın. Asla ve asla Çok Güzel Hareketler Bunlar'ı referans alarak gitmeyin.
---------


Rıza adlı karakter maddi sıkıntılar içinde olan bir gecekondu sakini. Bir reklam ajansı ile çalışıyor, bilimum maskotluk görevlerini itinayla icra ediyor, derken Noel Baba oluyor. Kendini ufak bir 'bitkisel' krizin içine sokmasıyla da olaylar gelişiyor. Dekorlar cuk oturmuş, dikkatli izlerseniz araya serpilmiş muhteşem imajları yakalarsınız.


-spoiler: gözlüğünü don lastiğiyle dekore etmiş kız babası, telefonunu şarj olurken duvara asılı bezimsi rafın içine koyan Rıza vs-


Doğaldı, çok doğal. Bu yüzden sinemanın o sihirli değnek havası yok; yer yer yüzünüzde tokat gibi patlıyor; yer yer sırıtıyorsunuz. Ama ne bir gözyaşı, ne de coşkulu kahkaha beklemeyin; hayatınızın filmi asla olamaz, sadece boş vaktinizi doldurur, aşina olduğunuz gecekondu kültürünü gözlemlersiniz.
Ayrıca Yılmaz Erdoğan'ın karakter yaratmada zirveye çıkayazması olayına neredeyse dokunuyorsunuz. Ve şunu da mutlaka söylemeliyim, senaryo her ne kadar neredeyse-börk olsa da sonu çok iyi bağlanmış.

Ne beğendim, ne de beğenmedim diyelim. IMDB 6.8 vermiş, bence 0.8'i fazla. 6, dümdüz 6.

Knowing-Kehanet

Günlerce başının etini yedim annemin, 'Kehanete gidelim! İzleyelim! Gidelim!' diye...

Nihayet aramalarım sonuç verdi de DVD'sini buldum. Annemle oturup izledik bugün..

Başında içim sıkıştı valla, yok yok, filmin geriliminden değil, ışık şefi tuvaletten çıkmayı unutmuş, o yüzden... Filmin konusu macera/gizem/gerilim idi, karanlık doğaldı fakat onun da adabı var ya...
Bir ara karizmatik başrol Nicolas Cage'in(filmden bir sahne) o derin mavi gözlerinden başka bir şey görmedik ki vallaha tıkandım... Bu karanlık anlayışına hayranım, diyorum ki, montajcı filmin belli bölümlerini yaktı, böyle 'sanat' havası kaktırdılar rezil olmamak için... Şükür ki ikinci bölümde kabız ışık şefi geri döndü, karanlık da sınırı aşmadı...

Onun haricinde harika bir filmdi, bir iki görüntü hatasını saymazsak Oscar adayı bile gösterilebilir, alsın diyorum!
Konuya değinmemiz gerekirse, bundan elli yıl önce yeni açılan bir okulun resmi törenine renk katmak maksadıyla öğrencilerden projeler istenir. Lucinda Embry'nin fikri olan zaman kapsülü kurul tarafından onaylanır. Bu fikir ise şöyledir: Her öğrenci geleceğin neye benzediğini resmedecek, bunlar da bir zaman kapsülü ile elli yıl sonra açılmak üzere toprağa gömülecektir.
Herkes bir heyecan resim çizer, Lucinda ise boyuna rakamlarla doldurur bir kâğıdı...
Aradan elli yıl geçer, astrofizikçi John Koestler'ın yegâne varlığı, oğlu Caleb ve sınıfı zaman kapsülünü açar... Lucinda ablamızın kâğıdı Caleb'ın eline geçer ve macera başlar. Astrofizikçi amcamız tesadüf eseri kâğıttaki rakamların son elli yıl içinde gerçekleşen felaketlerin tarihi, ölü sayısı ve koordinatlarına ait olduğunu keşfeder.
Son üç rakam hariç, tüm kehanetler gerçekleşmiştir. İşin kötüsü, sonuncu kehanet o kadar da basit çaplı değildir...
Benden aldığı not: 7/10 (hem de Oscar alsın dedim... Ne yaman çelişkidir bu :P)
Spoiler bölümünü izlemeyenler okumasın derim, tüm tadını kaçırabilirim :))
Aman aman bir film değildi, ama izlemeye değerdi...
-----------spoiler------------
'This is not over, son!' Ne kadar içli bir sahneydi o, dram dediğin budur!
Efenim, söylemesi ayıp ben Caleb giderken çok pis ağladım...
'You and me, together, forever!'
Determinizm hakkında bildiklerimi karıştırdı bu film... Hani John babasına sarılıyor, ölüyorlar ya, determinizmi nasıl karısına bağladı? Anlayan anlatabilir mi?
Sanırım bu filmde bir tek ben ağladım, diyorum hormonlarım bozuldu, diye...
Fakat filmin sonunun havada kaldığını söyleyebilirim... Ayrıca Nicolas Cage her zamanki gibi aşmış, almış yürümüş...
Filmde sanki Hristiyanlık propogandası var mıydı, bana mı öyle geldi?
Bu arada film bana bir çağrışım yaptı ama, neydi, hangi filmdi anımsayamıyorum... Hatırlayınca yazacağım!
Sonunu tahmin etmiş olup, sürpriz beklentilerimi elim böğrümde toprağa gömdüm... Orada Caleb'ın gideceği, başka bir yere taşınacağı, dünyanın bumlayacağı belli değil miydi?
Ayrıca çok kaymak bir yere götürdüler veletleri, kıskandım... O kadar fısıltı duymaya değer!
-----------spoiler------------

Sürücü Adayı


----Sözümü geç de olsa tutuyorum ;))----


Küçüklüğümden beri tek çocuk olmanın artıları her zaman gözüme fazla görünmüştür, bir defa doğuştan gelen şişik egom her daim okşanır, çünkü dört ailenin tek çocuğuyumdur... Ayrıca sülaledeki en ukala ve en (öhöm öhöm, övünmek gibi olmasın :P) inek evlat olmam sebebiyle gelen geçen ahtapot saçımı okşar, 'Cici çocuk' filan der. Bazen sıksa da ben bu ilgiyi seviyorum ve paylaşmayı da asla düşünmüyorum, eğer diyecek olursanız ki 'Kardeşin yerini kim tutar?' aslanlar gibi kuzenlerim var ki, beraber büyüdük...

Ama bazen, 'Keşke bir abim olsa...' diyorum... Ciddi ciddi istiyorum bunu. Benden 7-8 yaş büyük, benim kadar ukala, inek, eğlenceli ama benim kadar sivrelmeyen, kuzenimin devraldığı görevleri (oyun yükleme, virüs taraması, yeni kitaplar, yeni filmler, Lost ve Prison Break DVDleri, sulu şakalar, yazlık maceraları) hakkıyla yerine getirse ve en önmlisi bana katlanabilse diyorum... Ama özellikle belirttiğim gibi benden büyük olmalı ki küçük çocuk olan ben ilgiyi saklayabileyim :))

İşte filmimizin başrol oyuncularından Rupert Grint (filmden bir kare) de 'Abim olsa keşke...' dediğim tiplerden; eğlenceli, yakışıklı, zeki, sempatik... Zaten filmi de sır bu yüzden aldım, zira çok zayıf bulduğumu söyleyebilirim, boş zaman doldurmak için, öylesine izlenecek bir film...


Konumuz ise şöyle: Annesi tarafından çok katı kurallarla 'süt' bir çocuk olarak yetiştirilen Ben, bir türlü ehliyet alamamaktadır. Annesinin isteği üzerine o yaz tatilde Katolik yaz okuluna katılacak, araba kullanmayı öğrenecek ve bir iş bulacaktır.

Eski bir pembe dizi yıldızı olan Evie'nin(Julie Walters) (filmden bir kare) yanında işe başlar.

Evie, absürd istekleriyle ve kendine has üslubuyla Ben'i o süt çocuk kimliğinden uzaklaştırır, o yaz sonnda Ben, ilk defa annesine karşı gelmiş, kendi istediklerini yapmıştır... Üstüne üstlük, yetiştirilme tarzına bütünüyle başkadırmıştır, kâh Evie ile kampa, kâh Edinburgh'e giderek...


Diyorum ki 6,5/10... Pek bir atraksiyonu, önermesi yok, ama o Edinburgh ve Londra sahnelerine bakmaya kıyamam... Ayrıca yönetmenin eğlenceli bir stili var, sıkmıyor, hatta eğlendiriyor...

Not: Bu filmi sadece Rupert için izlediğimi itiraf ediyorum. Ama beklediğimden iyiydi, hatta Moskova'da bir yarışmada jüri özel ödülü bile almış...

The Illusionist


Not: Spoiler içermez, gönül rahatlığıyla okuyunuz...

İnziva hayatımın filmlerinden biri de The Illusionist, yani Türkçesi ile Sihirbaz. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama genelde biraz eski filmleri vizyondakilerden fazla izliyorum. (mesela bu film 2006 yapımı) Sebebi belli: Çekildiği yıllarda yaşım gereği izleyemediğim/ilgilenmediğim için bu filmlerin içine düşüyorum.
Konumuza dönersek, filmin senaryosu Steven Millhauser'in "Sihirbaz Eisenheim" (Eisenheim the Illusionist) adlı kısa hikâyesinden Neil Burger'in uyarlamasıyla ortaya çıkmış olup, bir dönem filmidir.
Genç Eisenheim, bir ağaç altında gördüğü ihtiyarın yanına gider ve ihtiyar 'Bu bir ilüzyon' dercesine ağaçla beraber ortadan kaybolur. Bu olaydan sonra Eisenheim doğaüstü güçlere ilgi duymaya başlar, yeteneği olduğunu fark edince de kendini geliştirir. Tabii bir de gönül meselesi vardır, marangoz babasının müşterisi olan zengin bir ailenin kızına aşık olur. Kız da ona karşı boş değildir hani. Ama aralarındaki sosyal sınıf farkı sebebiyle bu iki genci ayırırlar. Bunun acısıyla yanan Eisenheim şehri/kasabayı terk eder.
Aradan yıllar geçer, genç Eisenheim, 'Yetenekli sihirbaz Eisenheim' olarak geri döner. Tiyatrodaki ilk gösterisinden sonra kraliyet varisinin nişanlısıyla beraber teşrifi bütün olayların başlangıcı maiyetindedir...
Filmde Eisenheim, yani Edward Norton almış yürümüş. Varisimizin de hakkını yemeyeceğim fakat Jessica Biel gibi bir hatun kişisi varla yok arasındaydı filmde, bu epey ilginç geldi bana. Ayrıca 2006'da film 'En İyi Görüntü Yönetmenliği' dalında Oscar'a aday gösterilmiş ama alamamış.
Benden aldığı puan 8/10'dur. Bazı yerlerdeki 'görünür' set kazaları, Hatice'yi başlı başına seyirciye bırakıp pat diye neticeyi vermesi yanında o görkemli sonun hakkını yiyemeyeceğim. Şimdiye kadar izlediğim filmler içerisinde bu kadar egzantirik ve 'Waoooow, adamlar yapıyo kardeşim!' dedirten bir sona sahip olan film de yok ama...
Tavsiye ediyorum efenim...

Şeytan Marka Giyer


Cehennem topuklarının üzerinde...

Evet, bu filmi özetleyen cümle budur! Biraz eski bir film olmasına rağmen (2006) ben yeni izledim :))
Kitabını da alma kararı verdim filmi izledikten sonra... Ayrıca Üç Kadın Üç Pırlanta'yı da gözüme kestirmiş bulunmaktayım...
Filme dönecek olursak, gayet neşeli bir yapıt. İzlerken büyük keyif aldığımı, Meryl Streep için çok sadist şeyler düşündüğümü itiraf ediyorum. O kadar doğal bir diktatör havası var ki kadında...
Konusunu şöyle özetleyeyim, Dolce & Gabbana yazmaktan aciz Andy Sachs(Anne Hathaway), es kaza New York moda dergisi editörü Miranda Priestly'nin (Meryl Streep) asistanı olur. İlk zamanlarda bu iş Andy için iyi bir referans demektir, bir yıl dayansa yeterlidir. Ama işkenceden farksızdır, Miranda bir sözüyle cannına okuyabilmektedir. Derken Andy hayatının kararını verir: Savaşacaktır! Yoğun çabalar sonucu bu işi öğrenmeye başlar, bu arada giyinmeyi de öğrenecektir... Derken Paris Moda Haftası kapıları aralanır ve ipler kopma noktasına gelir...

Slumdog Millionaire

Şu Geveze, hem kel hem fodul hesabı, hem sanat düşkünü hem de hasta bir vaziyette dün Slumdog Millionaire'i izlemeye gitti.

Hapşıra öksüre izledim, hatta ağladım bile! Söylemesi ayıp filmlerden çok çabuk etkilenen bir sulugözüm, polisiye filmlerde bile gözüm yaşarabilir, öyle bi gözyaşı boşaltabilitem var!

Olay şöyle gelişiyor:
Varoş mahallede yetişmiş Jamal, Who Wants to be a Millionaire yarışmasına katılır. Tüm soruları eksiksiz cevaplar, ta ki final sorusuna dek... Final sorusundan önca cevaplaması gereken bir soru daha vardır...
Bir sokak çocuğu milyoner olmaya bir adım uzaktadır. Peki bunu nasıl başarır?
A. Hile B. Şans
C. Zeka D. Kader
Bu soruyla beraber çarpık bir hayat hikâyesi gözler önüne serilecektir...
Kurgu muhteşem; aşk, para, hırs, ihanet, kovalamaca, Hindistan, varoşluk kavramı öyküye çok güzel empoze edilmiş. Müzikler ve görüntü kalitesine hayran kaldım, filmin sonundaki dans bölümünü izlemeden çıkmayın!
Kolay beğenmeyen biri de olsam, şimdiye kadarki en yüksek notumu veriyorum: 9.5/10
Sonunda bir sürpriz olsa muhteşem olurdu...