El Amor en Los Tiempos del Colera



En sevdiğim Latin, Gabriel Garcia Marquez'dir şüphesiz. Yanakları mıncıklanır ki onun.


Ve bu arada, /haviyer/. Söylemekten bıkmadım, /haviyer/. Hatta /ibitha/. İspanyolca'ya saygı kuşağıın sonuna geldik böylece -ödül bekliyorum bu çabalarımdan ötürü, duy sesimi ispanya, kolombiya!-. Kendine iyi bak dear okur.

Yaş Odunla Ağızlarına Ağızlarına Vurulasıcalar!

Deep'in sponsorluğunda bir yazıyla daha karşındayım dear okur. En son geçen yüzyılda yazı yazdığımın farkındayım, komşunun batmasından istifade ada görmeye gittim.
Malum, 2015'e kadar adaları elden çıkartacaklarmış. Dedim Kos'u alsam ne güzel olur. Şimdilik 461 liram var, destek çıkarsanız adayı aldıktan sonra bulvarlara sokaklara isminizi veririm. -politika damarlarımda akıyormuş, şu an keşfettim.- Birkaç milyon dolar tek ihtiyacım. Orada Geveze Cumhuriyeti'ni, ya da ne cumhuriyeti yaaa Geveze Krallığı'nı kurmayı planlıyorum. Oh.

Konuyu dağıta dağıta nerelere geldim fekat. Mimim var, onu yazacağım: Gıcık olduklarım.



  • Matematik. En saf haliyle, gerek dört işlem gerek modüler aritmetik. Nefret ediyorum, gıcık oluyorum.

  • Naylon poşet insanları. Onlar ki küresel ısınmayı hiç ciddiye almaz, onlar ki 'Ben öldükten sonra penguenleri kim takar oolum yeeeaaa' der. Geveze ki onları yaş odunla döver.

  • B sınıfı filmler. Bugün bir sinema endüstrisinden söz edebiliyorsak sebebi bu filmlerdir kanımca.

  • Amerika. Hakikaten, Kafka'cığım yazsa bile sevemiyorum. Bir soğukluk var ki içimde, sorma gitsin. -o da bana bayılıyordu zaten olanca 250 milyon nüfusuyla..-

  • El bileklerim. Özellikle de sol. Zira durduk yerde inciniyor ve beni deli ediyor. Sorumluluklarının farkında olmaması da cabası. Saat taktığım bilekte bir oturaklılık, bir saygı arıyorum efendim. -oturaklılık dedim ya, ananem resmen gururdan ağlayacak şu anda.-

  • Sabahları uyanmak. Evet, sabah uyanmak istemiyorum ben, gece uyanmak istiyorum. Gün ışığını göre göre uyanmak çok sinir bozucu. Saat 9 da olsa 12 de olsa az uyumuşum gibi geliyor.

  • Kabuğu soyulmamış domates. Yerken o kabuk öylesine gıcık ediyor ki beni.

  • Fransızca ve/veya İspanyolca bildiğimi bir şekilde duyduktan sonra benden o dilde küfür öğrenmeye çalışan insanlar. Öylesine deli ediyorlar ki beni..
    'Fransızca/İspanyolca konuşsana biii..' diyenlere gıcık olmuyorum mesela, onlar öylesine naif, şirin insanlar ki. En güzel duygunun insanı onlar! Sırf onlar için ezberimde 11 İspanyolca, 6 Fransızca şiir var. Okuyorum, mutlu oluyorlar.
    Ama o küfür insanları fıtık ediyorlar beni. Günlük konuşmayla böylesine ilintili bir şeyde yetkin olmam için o ülkede en azından birkaç ay bulunmam gerektiği gerçeği bir yana -ki ben ne fransa'ya ne ispanya'ya gittim. ühü.- neden küfür öğrenmek isteyeyim ki yahu!

  • Öğrencileri SBS puanlarıyla sınıflandıran manyaklar. Yerleştirme puanımın 491 olması beni Albert Einstein yapmıyor, sakin olun lütfen! -ama onun kadar güzel dil çıkartırım, o ayrı.-

  • Notla tehdit eden öğretmenler. Çölde kaybolmuş yolcuyu susuzlukla tehdit etmekle aynı şey bu yaptığınız.

  • Aşırı duygusal insanlar. Ama çok aşırı böyle. 'Gevezee, elbisem nasııl?' diye çirkiiiin mi çirkin bir elbiseyle çıkıp geldiklerinde 'Eehem, fena değil :)' gibi bir yanıt alıp da 'Sen beni hiç sevmiyorsun ama yaa, hep bana soğuk davranıyorsun zaten.' diyen korkunç insanlar. Gıcık ediyorlar beni.

  • Kaybolan eşyalar.

  • Heyecanla yaptığım programımın dış etkenler yüzünden bozulması.

  • Sabit fikirlilik.

  • Yüzmek. Çok sıkıcı. Bir sporda heyecan ya da rekabet olmaması uykumu getiriyor.

  • Sarı.

  • Fırfır.

  • Odamı toplamak zorunda kalmam.

  • Diplerimin çıktığını göre göre 'Saçının kendi rengi mi buu?' diye soran insanlar.

  • Bembeyaz ayakkabılarını her daim temiz tutan insanlar. Çok kısıkanıyorum onları, öyle böyle değil.

  • Kırılan ucun kalemin içine sıkışıp kalması. Kanser bile eder insanı.

  • Ütüsü bozulmuş gazete. Sayfaları cetvelle ayarlanmışcasına muntazam bir düzene sahip değilse bir gazeye okunmaz bence. Hep diyorum benim gibi takıntılılar için zımbalasınlar şu gazeteleri diye ama kimsecikler duymuyor sesimi. Sırf bu yüzden kapıda pusu kuruyorum evdeki herkesten önce gazeteye ulaşmak için.

  • Kağnı hızında bilgisayarlar.

  • Şiir okuduğunu zannedip aslında bağıran, ağlayan, sümküren ve tükürenler. İçim sıkışıyor onları görünce.

  • Yazılı olmak. Çok geriyor beni.

  • Sıcak hava. Sırf bu nefret yüzünden emeklililk günlerimi İzlanda'da geçireceğim. Hatta manyaklığın dibine vurup tanıdıklarımı İzlanda'daki yazlığıma davet edeceğim. -şair burada ne demek istemiş: kimse gelemeyeceği için bir başıma serin havada björk dinleyip aurora izleyeceğim. nihohoh-

Gorki'nin Çocukluğu Halt Etmiş!

Dikkat: ÇOK u z u n bir yazı.

Merhabalar dear okurum, canım ciğerim, bir tanem. Bugün burada bulunuş amacım yine bir mim, hep bir mim. Deep ve Uykucu beni yaklaşık 6 ay kadar önce mimleme inceliğini göstermişler, ama ben o incelikten yoksun bir odun olduğum için daha yeni cevap veriyorum.

Konu, -başlıkta hiçbir ipucu vermememe rağmen kolaylıla tahmin edebileceğini bildiğim- çocukluğum. Az laf çok iş -bunu benim söylemem tabii ki ucuz ironiden başka bir şey değil-, başlıyorum.

*****

Konuya tabii ki Geveze'nin doğumuyla başlıyoruz.. Yanımda Senirkent Doğumevi'nden bir ebe var. Kendisi izlenimlerini bizimle paylaşacak.

"Yıl 1996. Takvimler 18 Şubat'ı gösterir, saat gece 10'u geçerken süpersonik bir insan, aynı zamanda bir doktor hanfendi doğumhanemize teşrif etti. Kendisi Geveze'nin annesiydi.
"Saat 11'e 20 kala o kış gecesi birden ısınıverdi, gökteki yıldızlar daha bir parlak; ay ise daha bir tabbak gibiydi. Etraf birden sessizleşmiş, bütün dünya bir bekleyiş içine girmişti. Derken doğumhanemizin etrafı bir ışık halesiyle kaplandı.

"Tam o heyecanlı bekleyiş anında Fransa'da kendini bilmez bir çikolata şefi işini yapmaya devam ettiği için zavallı çocukcağız bir çikolata bağımlısı olarak dünyaya geldi. Tabii ki o muhteşem sessizlik bozuldu, zira küçük, sevimli ve huysuz Geveze'cik doktora 'Neaaber moruk! Agugahahahah!' diyerek hepimizi şaşkınlığa gark etmişti.

"Bu şaşkınlığın ardından birkaç gün geçti geçmedi ki, Isparta'ya bir bolluk bir bereket çöktü. İnsanlar daha mutlu, güller daha kokuluydu. Bense tüm bunlar arasındaki bağlantıyı aradan geçen 16 yıldan sonra kurabiliyorum. Geveze sağ olsun, Isparta'mızın tarhinide bir mihenk taşı. Bugün Isparta'yı Isparta yapan o muhteşem şubat gecesidir..."

-evet, böyle mübarek bir insan olduğumdan daha önce size hiç söz etmediğimi biliyorum. tevazu başka bir şeye benzemez tabii-

Bu harika doğumdan sonra sarılık olmuşum. Kanımın değişmesi gerekmiş, ve benim kahraman ananem bana kan vermiş. Başka bir deyişle, ananemle ben kan kardeşiyiz.
Belki de bu yüzden, ananemle aramdaki ilişki klasik bir anane-torun ilişkisinden çok daha fazlası oldu hep.
Ananem bana bakmak için doğduğumdan beri bizimle kalıyor. Ki kendisi benim ilk öğretmenim, ilk sırdaşım, ilk arkadaşım ve birçok şey daha.

Çocukluğum da bu motiflerin etrafnda dönüyor zaten. Kelimenin tam manasıyla bir apartman çocuğu olduğum için hiçbir zaman etten kemikten arkadaşlarımın sayısı çok olmadı. Daha çok boyalarım ve kitplarımla eğlendim diyebilirim.
Bir sürü hikâye kitabım vardı, anneme, ananeme, dayıma ve teyzeme okuta okuta ezberlemiştim. -ki bu ezberlerin okumayı öğrenmemde büyük bir payı var- Birinden birini kıstırdığımda bütün kitaplarımı baştan sona okuturdum ve bu da malum, saatler sürerdi. Birkaç defa dayım satır, sayfa filan atlayarak okumayı denemiş ama yememişim yani: 'Hayıır, orada şu vardı!!!11! Hayır, yanlış okuyorsun!1!!!'

Sokak maceralarım hiç olmadı. Evde legolarım, yapbozlarım, teletabilerim ve ananemle zaten çok eğleniyordum, eksikliğini hissetmedim diyebilirim.
Hatta onların yerine ballandıra ballandıra anlattığım tiyatro anılarım oldu. -ben küçükken annem ankara dt'de kurum doktoruydu ve bu benim için zamanın en forslu işiydi.- Arkadaşlarıma hâlâ Rüştü Asyalı'nın başımı okşayışını, benimle muhabbet edişini bir Oscar töreniymişcesine anlatırım :))

Sanırım arada manyaklaşmamın sebeplerinden biri de küçükken yüksek dozda aldığım Esra Ceyhan. Zira küçüklüğümde tam bir televizyon bağımlısıydım. Sırf bu yüzden mutfakta duran televizyonu uyuduğumuz odaya taşımıştı annem, televizyonsuz uyumuyordum çünkü.

Fazla hareketli olduğum için pek zapt edilemediğimi anlatır annem hep. Ananem evde beni oyalamak için daha 4 yaşındayken filan matematik öğretmişti bana. Durmadan sayıları birbiriyle çarpıp çıkartıp oyalanmışım bir süre. Ama ondan da sıkılmışım. 4,5 yaşındayken fiilan da okumayı keşfedişimi buna bağlıyorum: uğraşsızlık.
Ama bu bilimsel çalışmalar enerjimi harcamamda bana pek yardımcı olmadığı için spora başlatmaya karar vermişler. Byoum da hayli kısa olduğu içn basketbolun iyi bir seçim olacağı kanısına varmışlar.
İyi de yapmışlar. Zira Efes'te çok ama çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Bayılırdım oraya. Tiyatrodan sonra en büyülü yerdi benim için.

Derken okula başlamışım işte. Anaokulunun yeri ayrı olsa da genel itibariyle belli saatler arasında belli bir mekanda bulunup bana söylenenleri yapmak pek hoşuma gitmiyordu. Etrafımdakilerin de bu kadar yavaş öğrenmesi pek yardımcı olmuyordu, ÇOK sıkılıyordum. Bu yüzden müdür yardımcısı annemle konuşup bana sınıf atlatmayı teklif etmiş. Ama annem kabul etmemiş.
İyi de yapmış aslında, yaşıtlarımla birlikte okumam daha mantıklı bence.


Evet, bu çocukluğumun Ankara'da geçen kısmı. Bir de Aydın var pek tabii.
Ankara'da Aydın'dakienden daha sosyal olduğumu söyleyebilirm. Daha çok arkadaşım vardı ve özellikle birkaç tanesiyle frekansımız tutuyordu, her şeyi konuşabiliyorduk ve birlikte çok eğleniyorduk.
Ama Aydın çok farklıydı. Şehir ufacıktı, mabedim tiyatro yoktu, insanlar değişikti, iklim değişikti. Suları bile kireçliydi! Kimse beni anlamıyordu, kimse okuduğum kitapları okuyup izlediğim filmleri izlemiyordu. Haldun Dormen'i tanımıyorlardı bile.
Okul değiştirene kadar epey asosyaldim Aydın'da. Yazıp çizmeye abandığım dönemlerdi. Yetenekli olduğumu keşfedişim çok güzel bir duyguydu. Demek ki farklıydım, o yüzden böyle oluyordu. -egom boyumdan büyükmüş yahu-

Günlük tuttum, defterler doldurdum. Ama birilerinin okumasını istiyordum, defterler bana yetmiyordu. Derken blogumu açtım.
Bu sıra okul değiştirdim. Öğretmenlerimi çok ama çok sevdim; beni dinliyor, benimle vakit geçirmekten hoşlanıyorlardı. Sınıfımdakilerle kaynaşmam için epey uğraştılar. Büyümenin de getirdiği bir sosyalleşme çabasıyla pek çok arkadaş edindim, dünya gözüme daha güzel görünmeye başladı.


Çocukluğumun özeti budur herhâlde. Şimdi uykucu'mun mimine geçeyim o halde. 'Ben çocukken .... sanırdım'


  • Ben çocukken çikolatanın bir element olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken dünyada hâlâ keşfedilmemiş kıtaların olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken herkesin Türk olduğunu sanırdım. Mesela İngilizler de Türk'tü, İngiliz demek o dilde Türk demekti aslında. Yani hepimiz aynıydık, ifade ediş biçimimiz farklıydı.

  • Ben çocukken birini ikinciye öptüğümde öpücüklerini geri verdiğimi sanırdım.

  • Ben çocukken Rusya'nın hâlâ Puşkin'in, Gorki'nin veya Dostoyevski'nin anlattığı gibi bir yer olduğunu sanırdım. -çok ütopikti benim için. ideal ortam gibi düşün-

  • Ben çocukken insanların ölünce lavabodaki su gibi kaybolduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken 'McDonald'a klipsi yook' diye bir reklam metninin olabileceğini sanırdım.

  • Ben çocukken Prens Charles'ın kral olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken sayların birer karakteri olduğunu sanırdım. -bir Pisagor olma potansiyeli taşıyormuşum-

  • Ben çocukken Amerika'nın ,AB'ye üye olduğunu sanırdım. -coğrafyam zayıfmış.-

  • Ben çocukken başkenti İstanbul sanırdım. -Ankara olduğunu öğrenince çok gururlanmıştım.-

  • Ben çocukken bir Kelt'in reekarnasyonla 2000lere gelmiş hali olduğumu sanırdım.

  • Ben çocukken Cüneyt Arklın'ın isminin Cüney Tarkın olduğun sanırdım. -ulamanın suçu-

  • Ben çocukken Peter Pan'in gerçekten varolduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken Tarkan'ın gelmiş geçmiş en süper şarkıcı olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken Enflasyon Canavarı'nın elinde bono ve çeklerle gezen, canı itediğinde her şeyi enflasyona uğratan manyak bir ekonomist olduğunu sanırdım.

  • Ben çocukken yavru kedilerin hiç büyümediğini, hep yavru kaldığını sanırdım. Enikler büyür, yavru kediler öyle kalır.


Evet, bu devasa yazının da sonuna geldik dear okur. Buraya kadar gelebildiysen alnından öptüm.
Deep beni çok mimlemiş, daha bir sürü mim yazacağım. Takipte ol.

BAL'ın Ayranını İçtim de Geldim Heleley

İhtiyar bir bunak olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum efendim. Ayran günü olalı neredeyse bir ay oldu ve yazısını yeni yazıyorum. Kınayın beni rica ediyorum.

Ayran Günü nedir, ne değildir?
Ayran Günü, BAL'da -Bornova Anadolu Lisesi, okulum. *küçüktürüç*- her sene yaza beş kala yapılan güzide bir etkinliktir. Bir nevi pilav günü gibi, ama okula bir kamyon ayran geliyor. Dünyayı akça pakça görene kadar ayran içilebilir, müessesenin ikramıdır. Mezunlar gelir, bazıları biz minik BALlılara mektup bırakır, bazıları tavsiye verir. -mesela ben birinden müthiş bir 'kaçma yeri' öğrendim. bug gibi düşün, tellerden sorumlu beyamcanın dalgınlığına gelmiş bir yer.-

Ayrıca bir müzik grubu filan gelip konser verir. Festival gibi. Bahçenin -dönümlerrrce bir arazi- muhtelif yerlerinde bizim mutlu olmamız için türlü eksantriklikler yapılır. Mesela bu sene -her sene geliyor da olabilir, bilmiyorum. çömezim ben daha.- devasa bir langırt kurulmuştu koruya yakın bir yere. Takım arkadaşlarınla birlikte mil benzeri şeylere bağlıyorsun kendini. İzlemesi çok keyifli.


Bu sene ne oldu ne kaldı Gevezeciğim, anlatır mısın lütfen?
Ah, çok naziksin benim dear okurum. Tabii ki anlatırım, sen yeter ki iste. Ah, yirim bu kibarlığı.

Bu sene epey yağmur yağdı. Hızlı değil, ince ince ama çok uzun bir süre.
Pinhani devat edilmişti, ne kadar istediği konusunda epey spekülasyonlar var. Bir grup 2.000 tl gibi komik ötesi bir rakamdan bahsederken, daha realist kesim 12.000 lira ile 20.000 lira arasında bölünmüş durumda.
Ama eğer Pinhani'ye, PİNHANİ'YE gidip 20.000 lira verdiyse BALEV, çok gülerim. -çok densizce bir açıklama yaptım sanırım. öyle böyle değil.-

Gönül isterdi ki bir Teoman gelsin, günler öncesinde okul kapısında yerimi alırdım. GÜNLER diyorum bak.

Pinhani'nin bildiğim tek şarkısı Kavak Yelleri'nde dur durak bilmeden çalan o malum şarkısı. Bu yüzden birbirlerine ahtapot gibi sarılıp koyun gibi bir suratla şarkılara eşlik edenlerden olamadım. Ama dürüst olayım, ortalama üstü diyebilirim şarkılar için. Müzikal anlamda performanslarını da beğendim, detone filan değillerdi.
Ama biraz agresiftiler, hatta bir ara yağmur sebebiyle yapılan fizibilite çalışmalarına trip attılar. Sanatçı huysuzluğuna veriyorum.

Bu arada çok çok çok geç sahneye çıktıklarını da belirtmekte fayda var sanırım. Onlar gelmeden en az 45 dakika önce ön gruplar şarkılarını bitirmişlerdi..


Ön gruplar! Oh la la.
Evet, ön gruplar. Kendileri BAL öğrencilerinden oluşmuş olup, toplamda 3 taneydiler. Sahnede parladıklarını söyleyemem. Şarkı seçimleri ve cover çabaları yersizdi. Ama özgüvenlerine diyeceğim yok, şu mitiş müzikal yeteneğimle ben, mümkün değil oraya çıkamazdım. Yani Teoman elini uzatıp 'Gelsene Geveze, bi düet yapalım.' dese bile..

Yalnız epey stil sahibiydiler, haklarını yemeyelim. Sanırım 2. sırada çıkan grubun vokali iyiydi. Ama genel olarak bir ritim duygusu eksikliği ve beceriksizlik hakim. Olucak olucak onlar da.
Bir gün albüm filan çıkartmalarını isterim ama. Ömrümün geri kalanında dahil olduğum her 'lise yılları' muhabbetinde araya sıkıştırırım: 'Falanca grup var ya.. Hani şu çok meşhur olan.. İşte o elemanların hepsi benim okulumdan. Hahah, evet benim okulumdan.. Ekihkih.'

Bu arada en son öğretmenlerden biri sahneye çıktı, hah dedim, nitelikli bir müzik duyacağız. Ama olmadı sayın seyirciler, bu sefer güldürmedi..


Eee sen ne yaptın Geveze?
Bir süre bahçedeki ekşınları takip ettim, sonra da sıkıldım. Mezunlarla konuştum, öğretmenlerle konuştum, üst dönemden birkaç kişiyle tanıştım, fondü yedim. Benim kadar sıkılan bir grupla erik çekirdeği sektirme yarışması yaptım.

Ben bunlarla oyalanırken Pinhani teşrif ettiler. Gidip onları dinledim, arkadaşlarımla über-ergen muhabbetler ettim. Ayran içtim.

Çevremdeki kızların onları ya dehşetengiz ya da 25 yaşında gösteren makyajlarını, yüksek topuklu ayakkabılarını, kıyafetlerini inceleyip puanlama yaptım. Bir ara da bundan bahsederim unutmazsam.


İvit. BAL'daki ilk Ayran Günü'm böyleydi. Unutmazsam ilk koşu maceramı da yazmayı planlıyorum. Ve Deep beni bir kere daha imlemiş, çocukluğumu yazacağım. Stay tuned!

Back to the Future Gibi Mim

Deep beni mimlemiş, o da olmasa mim düşmeyecek bloguma; az önce fark ettim :))


Şimdi zaman makinem varmış gibi davranıyorum ve nereye/ne zamana gitmek istediğimi anlatıyorum. Olay bu. -zaten başlığa bakınca kafanda en küçük bir fikir bile oluşmadı diy mi dear okur-

Profilimde de bahsettiğim gibi Keltlere ve Vikinglere karşı acayip bir takıntım var. Haliyle zamanda seyahat edebiliyor olsaydım 8. yüzyıl Man Adası güzergahım olurdu. Kelt ayinlerini izler, Druidlerle sohbet eder, Vikinglerle engin denizlerde seyahat ederdim.

















Keltler Zamanına Gidince Yapmadan Dönülmemesi Gerekenler




  • Keltçe başta olmak üzere o dönemde konuşulan dilleri öğrenmek

  • Stonehenge ve Newgrange ile ilgili soru işaretlerini aydınlatmak

  • Kelt müziğine dair ne varsa öğrenmek

  • Seyahate çıkmaya hazırlanan bir Viking gemisinin gövdesinde şişe kırmak

  • Halk hikayelerini ve mitolojiyi ezberlemek ya da kaleme alıp geleceğe getirmek

  • Fotoğraf çekmek ambiyansı rezil edeceğinden bol bol resim çizmek

  • Efsane/destan konusu olma potansiyeline sahip olaylarda önemli rollerden birini üstlenmek, 2010lara dönünce Vikipedi'yi açıp kendi kendine gururlanmak

  • Tapınak yapımında çalışmak

  • Önce adanın sonra Viking topraklarının her santimini gezmek, beyne kazımak. Adeta binaları ezberlemek.

  • Birkaç deniz olayına karışmak.

  • O zamanın modasına uymak, o zamanın yemeklerini yemek, o zamanın adetlerine göre yaşamak.

  • Şehir kütüphanesinde ne var ne yoksa okumak.

  • Halkın içine karışmak, öyle karışmak ki kendini bir aileye orada bulunduğun süre boyunca evlatlık vermek.

  • Saçları iki yandan örüp boynuzlu miğfer takmak.

  • Kılıç kullanmada usta olmak.

  • Birkaç sefere katılmak.

  • Saraya kaçak giriş yapmak.

  • Halka petrolü tanıtıp ondan uzak durmaları gerektiğini anlatmak.

  • Aşka gelmek, maddenin yapısından başlayıp nükleer enerjinin ve savaşın dehşetinden bahsetmek.

  • Savaşın hiçbir şeyi çözmediğini beyinlerine kazımak, barutu tedavüle girmeden kaldırmak.

  • Zavallı halkın beynini püre kıvamına getirmekle kalmayıp tarihin akışını yamru yumru etmek.

  • Kömürü hayatlarına sokmasınlar diye manyak mucit ayarında yenilenebilir enerji kaynaklarını zamana uyarlamak, küresel ısınmaya fevkalade bir kroşe çakmak.

  • Sanatçılarla kanka olmak, onlarla yatıp kalkmak.

  • Druidleri canlarından bezdirmek, peşlerinden ayrılmamak.

  • Bir mimara çırak olmak.

  • Bir şaire ilham perisi olmak.

  • 2010lara dönmekten vazgeçmek, anneyi ananeyi dayıyı teyzeyi yanına aldırtmak. İstemezlerse zorla getirtmek, ailecek orada yaşamak.

  • Okula gitmek.

  • Gelecek, çok gelecek nesillere bir iyilik yapıp matematiğin önünü almak.

  • Vücudun dört bir yanını sembollerle süslemek.

  • Anılarını yazmak, gömmek.

  • Filozoflarla tanışmak ama onlarla az takılmak.

  • Vikinglerin yanında 7/24 balık yemek. Viking gibi yemeyi ve eğlenmeyi öğrenmek.

  • Bir geminin mürettebatına dahil olmak. Daha iyisi, gemide çıkan isyana şahit olmak.

Süper bir şey varmış burada. Müthiş bir şey varmış burada. Harika bir şeymiş.

Ga-ga, Ri-ri, Ae-rob.. Rica Ediyorum Bu Kadar Samimi Olmayalım

Merhaba dear okur. Son günlerde o denli nalet bir tembel oldum ki, mimler de olmasa elimi klavyeye sürmeyeceğim. *kına beni.. kına beni.. kına beni..*


Sayın müdürüm, sevgili öğretmenlerim, cici arkadaşlarım; bugün burada bulunma nedenim Virgin Radyo'ya olan öfkemi çıkartacak birini bulamamamdan başka bir şey değildir.

Zaman zaman Rammstein ve Pantera gibi güzide gruplarla okul servisimiz şenlenirken, zaman zaman da Virgin Radyo tarafından istila edilmekte. Ve bu istilalar sırasında fark ettim ki, bu radyo istasyonunda çalan toplam 15, bilemedin 17 şarkı var.. Playlist gibi düşün, çevirip çevirip aynı şarkıları dinletiyorlar beyni püre kıvamına gelmiş zavallı ergenlere..

Ve işte bu yüzden, hiç de bayılmadığım Rihanna'nın 2 şarkısını ezbere biliyorum. Hasstası olmadığım Gaga'nın galiba 3 şarkısında karaoke yapabilirim.. Ve kim tarafından performe edildiğini bilmediğim ve hoşlanmadığım 7 şarkıyı daha liriklerine bakmadan söyleyebilirim..
Tüm bunlar, dear okur; korkunç istatistikler..

İşin fenası da, misafirperverliğin dibine vurup orta kulağımı sevimli aeroblarla paylaşmamdan mütevellit kulaklıklardan uzak durmak zorunda kalmam..

Sen benim için üzüledur dear okurcuğum, ben kulağımda tepişen ve dayanılmaz bir ağrıya sebep olan misafirlerim, beynimde hasar bırakmasından korktuğum müziğim ve o çok sevdiğin incelikli mizah anlayışımla sırf senin için kaleme aldığım yeni yazı dizimin başına geçeyim.

Yarın Geveze'de...
BAL'ın Ayranını İçtim de Geldim.

Ay Lav Yeşilçam

Deep beni mimlemiş sağ olsun, 10 senedir filan da mimi yazıcam ben de, ehi ehi. -şirinlik yapıp suç bastırmak.-


Mimin konusu en sevdiğimiz Yeşilçam filmi. Yaşımdan dolayı mı diyeyim ne diyeyim bilemedim, çok fazla Yeşilçam filmi bilmiyorum. -burada mola verip bir köşede utandım.-


Ama şöyle bir düşününce ilk aklıma gelen Yeşilçam filmi Yol oluyor. Yanılmıyorsam -ki yanılıyor olmam pek muhtemel- 1982 yapımı bir film kendisi. Yandaki afişin tepesinde de görüldüğü gibi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye almıştır.


Hakkında o kadar çok şey söylenmiştir ki, bana bir şey bırakılmamıştır. Ne söylenmiştir, nedir ne değildir diyen dear okurum aşağıdaki linklere göz atabilir.







Ben, Blogum ve Yine Ben

Uykucu'm bebeyim beni mimlemiş sağ olsun :) Blog açma hikâyemi sormuş. Öyleyse başlıyorum anlatmaya..


Hemen her blogger gibi ben de okur kitlesinden geliyorum.

Ben bundan daha da küçükken, minicik ufacıkken biz Ankara'da yaşardık. Orada iyi bir çevrem vardı, bütün arkadaşlarımı bebekliğimden beri tanırdım ve çok iyi anlaşırdık. Sırf bu yüzden bile Ankara'ya derinden bağlıyımdır, ama bir ekstra sebebim de Devlet Opera Balesi ve Devlet Tiyatrosu'dur, zira annem orada kurum doktorluğu yaptığı için sık sık oyun, opera izlemeye giderdim. Ulus'taki tiyatro binası, antika asansörüyle, duvarlarındaki oyun afişleriyle, televizyonda gördüğüm oyuncuların yanaklarımı mıncırmasıyla bambaşka bir dünyaydı benim için. Bayılırdım oraya :)

Derken annem TUS'u kazandı, Aydın'a yerleştik ve benim depresyonum başladı. Aydın küçüktü, Aydın sıkıcıydı, Aydın'ın tiyatrosu ve alışveriş merkezi yoktu, Aydın'daki sinemada yeni film yoktu, Aydın'da basketbol kursu yoktu, Aydın'da resim sergisi açılmıyordu...
Tüm bunlar beni manyak yapmaya yetecekken bir de okulumu hiç mi hiç sevmedim. O zamanlar bana çirkin gelen normal bir devlet okuluydu, ve okulu güzel bir hale getirmek için arkadaş edinmem gerektiğini maalesef çok sonra öğrendim..
Ben zırt pırt ağlamayayım diye beni oyalamaya çalıştı annemle ananem -ki pek başarılı olduklarını söyleyemem; su çok kireçli diye ağladığımı biliyorum, o kadar psikopatlaşmıştım..

Sanırım bu sıralarda blogları keşfettim. O zamanlar okumak beni tatmin ediyordu, başkalarını dinleyerek arkadaş eksiğimi gideriyordum. Tanımadığım birinin beğenileri hakkında fikir sahibi olmak, üzüntülerini kendimce paylaşmak dikkatimi Ankara vs. Aydın'dan başka bir yere çekiyordu. Derken bir kere daha okul değiştirdim.
Ankara hasreti alt metinli ağlama nöbetlerimi bertaraf etmiştim ki beni dinlerken uyuyakalmayacak bir arkadaşımın olmaması gerçeği yeni okulumda iyice gün yüzüne çıktı.

Beni dinleyecek birinin olmaması; beni okuyacak birinin de olmaması anlamına gelmezdi ki.. İşte bu gazla blogumu açtım :))


Ve mimi demin söyledim'e paslıyorum.
Bu arada soru sorma ihtiyacı duyarsan ya da ne bileyim, canın sıkılırsa da yapacak bir şey bulamazsan buraya tıklayabilirsin bence..